Selcen Bayün: ’’İnsan Elinin Değdiği Her Şey de Açıklar...

Selcen Bayün: ''İnsan Elinin Değdiği Her Şey de Açıklar Var''

Haber Ankara olarak Avukat Selcen Bayün'e konuk olduk. Selcen Hanım ile herkesin başına gelebilecek, fakat çok bilinmeyen konuların yanı sıra, Özgecan Arslan ve Rüzgar Çetin hakkında konuştuk.

21 Ekim 2016 - 12:52 - Güncelleme: 22 Ekim 2016 - 14:50

Haber Ankara olarak Avukat Selcen Bayün'e konuk olduk. Selcen Hanım ile herkesin başına gelebilecek, fakat çok bilinmeyen konuların yanı sıra, Özgecan Arslan ve Rüzgar Çetin hakkında konuştuk.

 

Avukat Selcen Bayün'e ceza davaları hakkında sorduğumuz sorular ve yanıtları:

 

Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Yaklaşık 3 yıllık avukatım. Ankara Barosu'na kayıtlı olarak mesleğimi icra etmekteyim. Hukuk ile ilgili lisede çalışmaya başladım akabinde avukatlık mesleğine aşık oldum.Hukuk Fakültesi'ne başladım ve orada tekrar çalışmaya devam ettim. Dönem dönem farklı meslekler icra etmemle birlikte hukuk ofisiyle bağlantım kesilmedi. Okurken ve aynı zamanda çalışırken çeşitli meslek düşüncelerim oldu. İlk kürsüyü düşündüm. Üniversitede öğrencilere bilgi paylaşımının ne kadar iyi olduğunu, onlara yeni yollar açabileceğimizi düşündüm ve o dönem başlayan değişikliklerle kürsüde olmanın bir anlamı olmadığı kanaatine vardım. Öğrenciyken 2010 referandumu gerçekleşti. O dönem kürsü sahibi meslektaşlarımızın sessiz kalması ve avukatların sesinin bir nebze çıkması toplumsal bağlamda mesleki yönümü çizdi. Avukatlığın hak yaratan, toplumu ilerleten bir meslek olduğu kanaatine kapıldım. O dönem ki mahkeme kararlarını, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kararlarını vs. okudukça hissettiğim şey; Avukatın toplum için vazgeçilmez bir yeri olduğu ve hakimin dosyayı inceleyebilmesi için avukatın ona götürmesi gerekliliği idi. Bu noktada hakimin gücü ve yetkisinin avukatın aracılığı ile karşısına gelen dosya ile sınırlı olduğu yani avukatın sahip olduğu güç idi.

 

Hangi üniversiteden mezun oldunuz?

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudum. Stajımı Ankara Barosu'nda yaptım. Staj döneminde ekip arkadaşlarımla birlikte Hukuk Gündemi Dergisi'ni çıkardık. Benim için en önemlisi; insanların bir araya gelerek bir güç oluşturup, nasıl bir farklılık yaratılabileceğini o dönemin Baro yönetimi sayesinde görebilmek oldu. Ne kadar okundu bilmiyorum ama hoşumuza giden; üzerinden yıllar geçse de, meslektaşlarımızca okumamasına rağmen bazı makalelerde üstelik hukukçular tarafından kaleme alınmasa bile yazılarımıza atıflar görüyoruz. Dolayısıyla bir yerde, bir kişinin hayatına dokunmuş olduğumuz hissini yaşıyoruz. Bu bakımdan staj dönemim, gerek adliyede hakim ve savcı meslektaşlarımızın bana öğrettikleri bağlamında ve gerekse Hukuk Gündemi bakımından hayatım, dostlarım ve benim için çok önemli.

 

Bir avukatın ceza davalarında sonuca etkisi nedir?

Ceza davası dediğimiz aşamaya gelene kadar epey bir süreç işliyor. Öncelikle şikayet aşamasına değinmek gerekiyor. Şikayetin gündeme alınmasıyla birlikte savcılık makamınca yürütülen –günümüzde kolluk kuvvetlerinin inisiyatifine terk edilen- soruşturmaya başlanıyor. Soruşturma evresinde şikayet edilene “şüpheli” diyoruz. Şüpheli bakımından da mağdur bakımından da önemli olan yargı erki avukattır. Çünkü suç tiplemesini avukat bilir. Maalesef ülkemizde adli kolluk sisteminin hâlâ olmaması nedeniyle polis meslektaşlar da yeterli hukuk eğitimi almadıkları için karşımıza gerek mağdur gerekse şüpheli bakımından trajikomik dosyalar gelmektedir. Avukat maddi manevi unsuru bilir ve suç tasniflendirmesini yapar. Bu bağlamda avukata akıl danışarak ve avukatla verilen ifade her şeyin temelidir. Mesela; şikayetçi olmak için kolluk kuvvetine başvurdunuz ve kolluk kuvveti delillerin değerlendirilmesi bağlamında hata yaptı. Yaşadığınız olay yağma suçunun tiplemesine girerken gasp olarak değerlendirilebiliyor ve yargılama sonunda şikayetçi olunan şahıs beraat edebiliyor.Şüpheli avukatsız olarak kolluk kuvvetinin karşısına çıktığında, ifadesinin alınmasının sırasında, hukuki sebepler, deliller, tartışması suç tiplemesinin temeli olgusunun bilinmemesinden kaynaklı olarak, verilen ifade, olayın alakasız yerlerinin anlatılması üzerine ya da hukuka uygunluk sebeplerini içermeyecek sebepte olabiliyor. Şüpheli için hayati önem arz eden durumlar, kolluk kuvvetlerinde olan iş yükü sebebiyle yaptığı ''burası önemsiz'' gibi müdahalelerle ifadeye yazılmıyor ve daha sonra bu durumların ispatlanması çok çok güç oluyor, çoğu zamanda dikkate dahi alınmıyor. Dolayısıyla giden kişinin gerek şüpheli gerekse mağdur bakımından savunma ve iddia hakları zedelenebiliyor. Yargılamada her şey kollukta verilen ilk ifade üzerinden gidiyor. Bu nedenle, beraat alabilecek bir şüpheli ceza alabiliyor. İfade şüpheli tarafından, müdafii görüşmesinin akabinde verildiğinde, hukuki çerçevelerden çıkılmadığında ve müdafii gerekli şerhleri işlettiğinde yargılamanın boyutu tam anlamı ile şekillenmiş oluyor.

Olay bağlamında örnek vermek gerekirse; örgüt çerçevesinde işlendiği iddia edilen suçlarda çeşitli yönlendirmeler akabinde suç unsurlarının şüpheliler arasında paylaştırılması, alakasız yorumlu sorularla bağlantı yaratılması gibi olaylarla dosyalarımızda sık sık karşılaşıyoruz. Dosya bağlamında örnek verecek olursak delillerin hukuka aykırılığını gündeme aldığımızda; ses kaydı, HTS var, çözümlemeler yapılmış ve fakat ifade esnasında yorumlu sorular sorulmuş.  Konuşmanın başı, sonu, ortası olmadığından ve bağlantısız cümleler seçildiğinden o anda şüphelinin olayı anlama kabiliyeti olmadı. Somutlaştırırsak, bir uyuşturucu ticareti dosyasında şüpheliye HTS kayıtları şu şekilde gösteriliyor “çilekler henüz olgunlaşmadı, bu sene yağmur yağmadı, transfer ücretini de düşünürsek mahsul kurtarmayacak” derken eroin satışından bahsettiğinizi biliyoruz. Cevabınız nedir? Yorum olursa yoruma cevap verme şansınız yok. Otomatik olarak suçlu olursunuz.HTS kayıtlarının tamamı gündeme geldiğinde ise olayın gerçekten tarlada ekilmiş olan çilekler hakkında olduğu ortaya çıktı. Kayıtlar var diye incelenmemiş olsa konuşmanın tamamı, şahıs uyuşturucu ticaretinden ceza alacaktı. Meslektaşım gittiğinde yorum sorulduğuna ilişkin bir şerh bile koyması, o soruların ortadan kalkması, emniyetçe hazırlanan fezlekenin ciddiyetinin tartışılabilir hale gelmesi sonucunu doğur.

Deliller hukuki midir? Dosyada bakmanız lazım, dinleme kararı var mı? Varsa, hangi süreyle, ne kadar süre için verilmiş? HTS kayıtları dinleme kararının verildiği süreye mi ilişkin  yoksa önceki veya sonraki dönem için mi? Arama emrinde elektronik cihazlara ilişkin hüküm var mı? Varsa arama yapılırken yedekleme mi yapıldı? Cihaza mı el konuldu? Birden fazla kez arama yapıldı ise hangi delil ne zaman elde edildi, kararın kapsamında mıydı? Emniyette ilk olarak dile getirilmesi gereken hususlardır. Avukatın en önemli olduğu yer bu nedenlerle ifadedir. Avukat orada varlığını gösterir, hem mağdur hem şüpheli açısından. Soruşturma süreci başlar, soruşturma süreci şüpheli lehine veya aleyhine delileri toplama yükümü çerçevesinde savcı tarafından gerçekleştirilir. Fakat savcılar bağlamında değerlendirme yaptığımızda, yıllık kişi başına düşen dosya 2000 civarında olduğundan bahsedilmektedir. Bu nedenle az önce de ifade ettiğim gibi, savcının soruşturmayı bire bir sağlıklı bir şekilde takip etmesi mümkün değildir.Bu nedenle soruşturma savcı talimatı ile kolluk kuvvetince yürütülmektedir. Kolluk kuvveti, kendisine gelen dosyadaki şüpheli suçlu olarak addetme eğiliminde olup bu nedenle genellikle delil toplarken şüpheli aleyhine deliller ön plana çıkarılır. Avukatın müdahalesi olmadan düzenlenen dosya ile; şüpheli yargılanmaması gereken dosyadan ceza alma durumu ile karşı karşıya kalır. Bu noktada da yandım avukat yetiş diyerek bizden mucize beklerler. J

Diyelim şüpheli burada soruşturma aşamasında da avukat tutmadı ve dava açıldı. Davada şüpheli ifadeyi verdiği ana kadar, bir avukat yine bir nebze rol üstlenebilir. Suçun nedeninin değişmesi, ilk ifadedeki hususlar, soruşturma dosyasındaki delillerin değerlendirilmesi vs, ifade anına kadar incelenebilir hususlardır; oysa dosyanın ilerleyen süreçlerinde bu hususların gündeme gelmesi ifade değişikliği veyahut kendini kurtarma çabası olarak görülebilir. Şüpheli yanında avukatı olmadan ifade verdiğinde ve akabinde ceza davası açılıp Mahkemeye ifade verildikten sonra bir avukatla anlaşılması halinde; avukatın ceza davasındaki rolü zaten bir kanaati oluşmuş olan heyeti ikna edebilmesi ile sınırlı olacaktır. Bu seferde avukat yapamadı diyerek sanıklar tarafından kurtarıcı “yeni” bir avukat aranmaktadır. J Hoş, avukatın takip ettiği bir dosyadan beraat alınınca da; beraati zaten Mahkeme verdi avukat paramı yedi deniyor. JYani ne yapsak yaranamıyoruz. J. Aslında bütün avukatın ceza soruşturması, ceza davası bağlamandaki rolündeki kilit noktaların hepsi kollukta verilen ifadedir. Değerlendirdiğimizde avukatın ceza yargılamasındaki rolü büyüktür, sonucu değiştirebilir. İş işten geçtikten sonra bir avukatın ölüyü diriltmesini beklemekte avukata haksızlıktır.

 

Ağır ceza mahkemesinde yargılanması yapılan suç tipleri nelerdir?

Türk Ceza Kanunu'na göre; alt sınırı 10 yıl ve üzeri olan suç tiplemelerinin hepsinin yargılaması, Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılır. Burada güncel olaylardan örnek verecek olursak; uyuşturucu ticareti, kasten öldürme, nitelikli dolandırıcılık, anayasal düzene karşı suçlar, terör örgütü üyeliği, örgüt kurma, silahlı örgüt kurma ve üyeliği, yağma gibi suç tiplerinde görevli mahkeme Ağır Ceza Mahkemesi’dir.

 

Son zamanlarda gündemde olana Sinan Çetin'in oğlu Rüzgar Çetin'in yaptığı kazada polis memurunun ölmesi, Rüzgar Çetin'in cezaevine girmesi ve şikayetin geri alınması üzerine Rüzgar Çetin'in tahliye edilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikleşikayetten vazgeçme hali, biz avukatların çok sık karşılaştığı bir haldir. Şikayetten vazgeçilmesi, yargılamaya devletin zaten devam edecek olması veyahut''Uğraşsam da çok yıpranacağım ve sonuç ortada'' şeklinde geri adım atmasından kaynaklı olarak ortaya çıkar. Şikayetten vazgeçme sırasında mahkemelerce yapılan bilgilendirmenin yeterli olup olmadığını bilmiyoruz.Şikayetten vazgeçen mağdur, şikayetinden vazgeçmesiyle birlikte tazminat hakkını kaybeder; ancak uygulamada uzlaşma hükümleri çerçevesinde tazminat hakkı korunmaktadır. Bunu değerlendirdiğimizde yaşanan şeyler normal. Bu bağlamda o şikayetten vazgeçilmesinin herhangi birbir önemi yok. Tek önemi; tazminat. Mağdur ''Ben eşimi kaybettim, o tazminat geri getirmeyecek'' demiş olabilir. Gayet anlaşılabilecek bir şey.

Mahkemenin verdiği kararı değerlendirirsek mahkeme hukuka uygun bir karar verdi ve sanık hak ettiği kadar ceza aldı.  Yaşanan olayın suç tiplemesi gayet doğru bir şekilde yapıldı. Verilebilecek ceza verildi, dolayısıyla mağdur açısından da sanık açısından da hak yerini buldu. Tahliye hususuna gelince, birazdan detaylı olarak açıklayacağım üzere insan eliyle var edilen hiçbir sistem mükemmel değildir. Üstelik ülkemizde yargılamaların, dosya çokluğu, hakim, savcı ve memur sayısının azlığı gibi etmenler nedeniyle –hala adliye binası dahi olmayan şehirlerimiz var- çok uzun sürmektedir. Bir şahsı tutukladığınızda çoğu zaman alacağı cezanın süresi kadar tutuklu kalması hali ile karşılaşılabiliyor. Tutukluluk süresinin kanunda belirtilmiş olmasına rağmen hala 10 yıldır tutuklu bulunan sanıklar mevcut. Dolayısıyla, söz konusu kararda heyet aslında herkese uygulanması gereken ve fakat insanın yaşama hakkı bağlamında dikkate alınmayan yaşama hayatının ceza politikası aracılığı gasp edilmesi eylemine karşı olması gereken tutumu izlemiş ve tahliye kararı vermiştir. Unutmamak gerekir ki; yargı erkleri insanlardan oluşur ve sistem asla ama asla muhteşem bir şekilde işlemez. Üstelik, Rüzgar Çetin, masumiyet karinesi bağlamında cezası kesinleşene kadar masumdur. Tahliye verilebilecek en yerinde karardır. Her sanık için bu müessesenin işletilmesi ve masumiyet karinesinin dikkate alınması eşitlik ilkesinin bir gereğidir. Aksi takdirde, uygulayıcılar açısından hukuki ve cezai sorumluluk gündeme gelebilecektir.

Sanık ve mağdur mahkeme harici kendileri uzlaşmış olabilirler mi?

Uzlaşma, arabuluculuk müessesemiz var. Bu müesseselerde de müvekkil gizliliğine dayanan müesseselerdir. Tabii ki başvurulmuş olabilir. Uzlaşma maddesi avukatlık kanununda da var ama pek uygulanmıyor. Avukat iki tarafı karşısına alır dava açarsan bunlarla karşılaşırsın, hakkında dava açılırsa bunları yaşayacaksın diyerek ortada buluşturmaya çalışır. Taraflarda ortada buluşur. Çok yüksek meblağlı ticari alacaklarda da bu böyledir.


Yine gündemde epey yer alan otobüste kadın bir vatandaşımıza atılan tekme ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?


Orda tam bir kanunsuzluk  ve hukuksuzluk gerçekleşti. Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Kanunları Eşitlik İlkesi'ne rivayet eder. O tekme olayı basit yaralama suç tiplemesine uygun bir şey. Kanunda o cezanın sınırına baktığınızda, son düzenlemelerle birlikte ceza evine girme ihtimali olmayan bir suç tiplemesinden bahsediyoruz. Ceza alsa bile olacak olay şu; açık ceza evine gidecek, teslim olacak, dosyası hazırlanacak, kuruldan geçtiği takdirde denetimli serbestlikle zaten sokağa çıkacak zaten bu adam. Bu suç tiplemesiyle kapalı ceza evine girmesinin imkanı yok. Söz konusu olayın toplumda yaşama hakkının ihlali, düşünce ve ifade özgürlüğünün ve haliyle eşitlik ilkesinin ihlali olarak görülmesinden ve toplumsal olarak cevap verilmesinin akabinde; iddia makamınca suç tipi değiştirilmiş ve akabinde “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suç tiplemesi dahilinde şüpheli hakkında işlem yapılmıştır. Aslında hukuk devletlerinde olması gereken, yapılan fiilin toplumsal etkisinin düşünülüp bu doğrultuda hareket edilmesidir. Ancak maalesef ülkemizde toplumsal bilinç ve hukukun toplumu ilerletme işlevi dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle; ilk yapılması gereken hep en sonda yapılmaktadır. Dolasıyla orada yapılan tutuklama tamamen kamuoyunun haklara sahip çıkma baskısı neticesinde oldu.

 

Son zamanlarda artış gösteren kadına karşı şiddet olayları, sizce kamuoyunca bu olayların dillendirmesi neticesinde mi arttı?

Kadına karşı şiddetten ziyade bu toplumda insana karşı şiddet var. Hatta her canlıya karşı şiddet var. Ağaç durduğu yerde duruyor, gidip dalı koparılıyor. Hayvanların yuvasını işgal edenler biz insanlarken, hayvanlaryemeğini arıyor diye tekmeleniyor öldürülüyor. İnsanlar alın teriyle para kazanmak isterken ,psikolojik şiddete maruz kalıp aşağılanıyor. Toplumumuzda zaten bir şiddet, bir kaos var. Dolayısıyla bu kaosortamı değişmeden, kadına yapılanların, insanlara yapılanların yok olması mümkün değil. Fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet ile tecavüzler ve cinayetler her zaman vardı. O dönem kadınların yaşadığı şiddettin haber olmasının tek nedeni, okuyucu kitlesinin yakalanması oldu. Üstelik söz konusu haberler ajitasyon üzerine kurulu olarak yapıldığından; toplumdaki bilinç değişmek bir yana, toplum vah vahlarla yetinir hale getirildi ve kaos ortamı daha da körüklendi. Bunun akabinde çocuk istismarı haberleri gündeme geldi. Şuanda bitti mi? Hayır. Haber yapılmaması ve gündeme gelmemesi söz konusu sadece. Kadına tekme atılma olayındaki tepki her gün olur. Bir şeyleri düzelmesini istiyorsa insanlar, dönüp kendilerine bakarlar. “Niye bu şehirde yaya geçidi yok? En basiti niye ölümle burun buruna geliyorum?” ve ''Ben bu adama küfür ettiğimde hayatımda neleri değiştirdim? Ben bu adamın emeğini çaldığımda nelere sebep oldum? Merhaba diyip geçebilmek varken neden yüzümü astım?'' gibi basit sorularla sorgulama başlar. Bunların hiçbiri yokken kadına atılan tekmeye gösterilen tepkiyi samimi bulmam ben. Maalesef bu toplumun genel karakteri kaos ortamında yaşamaktır. Bir köşe yazarı bir şey yazar, sadece ona bağlı olarak tepkiler çığ gibi büyür ve unutulur. Bu duruma en uygun örnekHıncal Uluç’un Defne JoyFoster’ın ölümünün ardından kullandığı “ Su testisi su yolunda kırılır.” İfadesidir. İnsanların yaşama hakkı, diğer insanlarca yaşamaya layık görülme ile sınırlandırıldı bu ifade ile ve aradan 2 gün geçince unutuldu. Tartışılmadı, yaşama hakkı nedir diye sorulmadı. Özgecan olayında da aynı durumla karşılaşmadık mı? Kimse bu adamlar bunu neden yaptı diye sorgulamadı. Oysaki bu eylemin yapılmasına sebebiyet veren; bu toplum algısı, yakalanmadığın sürece her şeyi yapabilirsin anlayışıdır. Vergi kaçırmada da böyledir, ev içi şiddette de, eğitimin kalitesizliğinde veyahut çocukla veya hayvanla kurulan cinsel ilişkide de.

Özgecan olayının üzerinden gidersek yapılan yorumların geneli; erkeklerin cinselliğe aç olduğu, bu yüzden her türlü ihtiyacının karşılanması gerektiği ve kadınların bundan kendileri koruması gerektiği yönünde oldu. Erkek,beyni, vicdanı olan insan statüsünden çıkarıldı ve her hakkı olan cinsel dürtüden ibaret varlık olan yerinde konu; ama toplumun efendisidir dendi. Yok efendim! Erkek her istediğine ulaşabiliyor. Cinselliğe ulaşması yasak olan bireyler bu toplumda kadınlar. Evlenene kadar şunu yapamazsın, bunu yapamazsın deniyor, kadına vücudunu tanıma şansı verilmiyor, ergenlikte kadın “kan” travmasını bir başına yaşıyor ve adı “hastalık” oluyor.. Bütün bu esarete rağmen kadınlar neden erkekler kadar tecavüz etmiyor ve şiddete başvurmuyor? Bu toplumda esir edilen kadınken, buve daha nice tecavüz vakıasında,mağdur erkek oluyor sanık kadın. Mesela erkekler küçücük yaşta tatilde veya sahilde çıplak gezdiriliyor. Üç yaşındaki erkek çocukları sahilde çıplakken, kız çocuklarına neden bikini giydiriyorsun. Burada bile mahremiyetin sadece kadınlara özgü olduğu bilinçaltına aşılanıyor.  Dolayısıyla samimiyetsizlik en baştan başlıyor. Kişinin organı, yaşam biçimi, kıyafetleri insan olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Özgecan olayında neden diye sorulmadı. Kimse sorumluluğu üstlenmedi. Neden bu yaşandı? Bu toplumda erkeklerin erkeklikleri çok üstün görülüyor. Erkek olma, insan olmayla bir tutuluyor. Erkek evine gidince istirahate çekilirken, kadın erkeğe hizmet etmek zorunda kalıyor. Kadın bütün gün evin temizlikçisi oluyor, aşçısı oluyor; bu duruma toplum, kadına kadınlık görevini yapıyor şeklinde bakıyor. Mesela; 30 yaşına gelmiş adam hala annesiyle yaşıyorsa bir durup düşünmek lazım. Neden? Peşinde koşturacak birine ihtiyacı var. Kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Erkek devlet memuru oluyor,  gidiyor atanıyor, ardından bir evlendirme telaşı başlıyor. Niye? O evi temizleyecek birine ihtiyaç var. Toplumdaki kadının rolü bunlardan ibaret. Kadın; bu toplumda ne insan ne de yaşama hakkı olan birey. Kadının yaşama hakkı üzerinde, karar verecek olan kendisi değildir algısı hala devam ediyor. Bütün bunlar varken Özgecan'ın başına gelenler, onu yapanların değil, bu toplumun eseridir. O kan senin, benim, bizim elimizde. Kimse bunun farkında değil. Biz erkeklere bunları yapmalarının hak olduğunu öğretiyoruz. Sokakta yürümüyoruz. Kıyafet giyerken korkuyoruz. Topluma göre şekilleniyoruz. Eve giriş çıkış saatlerimizde, dışarı çıkıp gittiğimiz mekanlardahep erkeklere göreyiz. Biz kendimizi birey olarak görmediğimiz için, biz erkeklerin kurallarına boyun eğdiğimiz için, onlarda kendilerini üstün efendi zannettiği için bunların yaşanması gayet normal oluyor.


Biraz önceki konuşmaya geri dönecek olursak kadına atılan tekmede “basit yaralama suçu” bağlamında verilmesi gerekilen adli para cezasının uygun olduğunu düşünüyor musunuz?

Türk toplumuna baktığımızda; bizde öncelikli olarak asgari ücreti olanın elinde en pahalı sigara, elinde son çıkan telefon modelini görüyoruz. Bizde göstermelik bir hayat tarzı var. Bu bağlamda bir insanın parasını aldığımızda canını almış olursunuz. Biz avukatların sürekli karşılaştığı olaydır bu. Bu bağlamda para cezası bu suç için yeterli ama altının doldurulması gerekiyor. Sen bu para cezasının başka bir bireyin bedeni üzerinde üstünlük kurma gayreti sebebiyle aldın yaralanma suçundan dolayı değil denilmesi gerekiyor. Maalesef tekrar söylüyorum; iş yükü olarak dayatılan; bir hakimin yılda bin dosyaya bakmasıdır. Bu beklenti ise imkansızı gerçekleştirmektir. Hakim, karşındakini insandan ziyade dosya olarak görmeye başlar. Bu durum sanık içinde, mağdur içinde tehlikelidir. Hukukun toplumu  ilerletmeişlevini yerine getirmesinde de engeldir. Kaos ortamını güçlendirir. Siz bedensel üstünlük kurmanın altını çizmediğinizde,  o kişi bunu anlayamadığında, evet parası gitti canı gitti ve yargının bir düşmanı daha oldu hali ile karşı karşıya kalırız kalıyoruz.Bu şahıs fırsat bulduğunda yada aman para giderse gitsin deme şansı olduğunda, bu bilinç yerleşmediğinden ötürü tekrarlama ihtimali var, yoksa verilen ceza yeterli sadece altının doldurulması gerekiyor.

 

Son zamanlarda Türkiye’ye idam cezasının gelmesi konuşuluyor. Bununla ilgili düşünceleriniz nelerdir?
 

Geçmişten bir anı ile sorunuzu cevaplayayım.Özgecan olayından sonra Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bir anma günü düzenlendi ve konuşmacı olarak davet edildim. Gittiğimde fakülte öğrencileri, araştırma görevlileri vs. vardı. O dönemde hatırlarsınız idam gelmeli diye herkes çığlık atıyordu. Tecavüzcülere, istismarcılara idam gelsin şeklinde kampanyalar düzenliyordu. Konuşmama başlamadan hemen önce idamın gelmesi gerektiğini düşünenler el kaldırsın dediğimde koskoca anfidensadece  3-5 kişi elini kaldırmadı. El kaldıranların bir kısmı, bununla da yetinmeyip ''evet'' diye çığlık attı. Konuşmam bittikten sonra ben bu soruyu size tekrar soracağım diyerek sunumuma başladım. Kullandığımız masalar, oturduğumuz sandalyeler hepsi insan tarafından yapılıyor. Kusursuzlar mı? Hayır. Neden eskiyorlar?İlk yapılan masada çekmece yokken neden artık çekmece vazgeçilmez? Kanunlar bin yıla mı hitap ediyor? Mesela; bir zamanlar gasp tiplemesi kanunda olmadığı için, suç hırsızlık veya yağma olarak nitelendiriliyordu ve suç tiplemesine uymadığı için beraat kararları geliyordu. Kanun değişti, gasp tiplemesi geldi ve ceza verilmeye başlandı. Bu kanunların eksikliğinin bir örneğidir. Dolayısıyla insan tarafından yapılan hiçbir şey kusursuz değildir. İnsan tarafından yapılan şeylerin, eksiklikleri hissedildikçe bu eksiklikler giderilmeye çalışılır.

Cinsel suçların her iki yönünden de bakmamız gerekiyor. Her iki yön derken hem mağdur hem de şüpheli açısından ortaya çıkan hak ihlalleri bağlamını kast ediyorum. Bir cinsel suç mağduru olduğunu iddia eden kadının kolluk kuvvetine başvurduğunu düşünelim. Kadın hem güçsüz olarak algılandığı hem de zaten birey olmadığı için korunmaya muhtaç olarak algılanıyor ve kadını korumak görev addediliyor -şahısların kişisel deneyimine bağlı olarak-. Dolayısıyla ifade alma ve soruşturma süreci, genel olarak kadın lehine işliyor ve haliyle yargılamada da kadın el üstünde tutulabiliyor. Bu duruma örnek olabilecek yani sanığın mağdur edilmesi ile ilgili bir adliye efsanesini aktaracağım.

Şüpheli ikinci ya da üçücüncü evliliğini yapmış, ekonomik gücü yerinde olan eşinin –karısının- ilk evliliğinden olan küçük kız çocuğuna da babalık yapan bir beyefendi. Bir gün yoldan geliyor, eşi yemeğini getiriyor, çorbayı içtikten sonra başı dönüyor, tutunarak yatak odasına geçip yatağa oturuyor, kızı gelip kucağına atlıyor ''Babacığım seni çok özledim'' diyor, ''Kızım dur, kötüyüm'' diyor, kızını üstünden alıp yanına yatağa koyuyor ve bayılıyor. Adam gözünü açtığında polisler evde. Ne hikmetse önceden hazırlanmış kameraya çekilen kızını kucağına aldığına dair görüntüler de var, şüpheliyi “paket” yapıp götürüyorlar karakola. Adam olayı anlatıyor: ''Başım döndü, uykum geldi, tutunarak yatağa gidip yatağa oturduktan sonra kızım kucağıma atladı, kötüyüm diyip yanıma koydum ve sonrasını hatırlamıyorum” diyor. Şüphelinin ilaç verilme halini tarif etmesine rağmen şüpheliye kan testi yapılmıyor. Hiçbir iddiası dikkate alınmıyor. Hali hazırda bir kasette var ya. Soruşturma açılıyor. Çocuğa cinsel istismar nedeniyle de bir güzel tutuklanıyor. Süreç böyle kısır döngüde giderken tesadüfen bir arkadaş görevlendirme ile olaya el atıyor. Görüntüleri izlerken perdenin arkasında bir insan gölgesi olduğunu fark ediyor. Bir uzmana gidip ''Burada bir şey var, yakınlaştır, bir şey yap'' derken perdenin arkasında ayakta duran biri olduğunu ve perdenin altındanda erkek ayakkabısının ucunun çıktığını fark ediyorlar. Boy hesaplamasını filan tamamlandıktan sonra savcıya gidilip bilgi veriliyor ve yeniden inceleme başlıyor. Bu arada kızı ile görüşmek isteyen beyefendiye, eşi telefon görüşmesi esnasında: ''Tırları sen bizim üstümüze yap. Çocuğunu da gör, şikayetimi de geri alayım''. Diyor. Bunu öğrenen meslektaş savcılığa yeniden başvuruyor, savcılık dinleme kararı alıyor ve olayın arka perdesi ortaya çıkıyor. Karısının erkek kardeşinin ve karısının,şüphelinin malvarlığını ele geçirmek için bir organizasyon kurduğu, şüphelinin çorbasına ilaç katıldığı ve diğer olayın kurgulandığı ortaya çıkıyor. Beyefendi yaklaşık 5yıl sonra hem tahliye oluyor hem beraat ediyor hem de kızının velayetini alıyor. Eşi ve erkek kardeşi de ceza evine gidiyor. Şüpheli Başım döndü dediği anda kan testi yapılsaydı, bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Bu adam hayatının yaklaşık 5 yılını, çocuğa cinsel istismar suçundan bahisle cezaevinde geçirdi. Dışarı çıktı, beraat etti ama toplumdaki imajı ortadan kalkmadı. Şimdi düşünelim bu adamın karşısına bizim meslektaş çıkmasa ve kolluk kuvveti gibi bu adam yapmış diyen bir meslektaş  çıksa idi ve bu arada idama ilişkin değişiklik yapılıp bir de geriye yürütülse idi;bu adam idam edilmiş olacaktı ve belki de 2020de söz konusu durum bir şekilde ortaya çıkacaktı. O an diriltme görevini; kolluk mu, savcı mı,hakim mi, mağdur mu yoksa avukat mı üstlenecekti?

 

Sizler için eklemek istediğim bir olay örneği daha var; mağdurun mağdur edilmesi örnekleridir bunlarda.

Gençlerin toplumsal bilinçten daha farklı bir bilinci olduğu hepimizin malumu. Gençler bizlerden daha zeki, çoğu zaman daha bilgili ve hayat biçimleri toplumdan çoğu zaman farklı. Genç kızın mahallesinde sevgilisi var, mahalleden ileri yaşta biri durumu fark eder. Kızı izlemeye başlar. Daha sonra ailene söylerim ,seni öldürürler diye tehdit eder ve bu şekilde kızla görüşmeye başlar. Akabinde tehdit büyür ve kızla cinsi münasabete gitmek ister. “Hayır, belki demektir” algısı çerçevesinde ısrarları devam eder ve tehdit yanında fiziksel şiddet de başlar. Mahallede sıkıştırmalar küfürler de eklenince kız kurtulmak için ilişkiye girer. Akabinde tehditin yanına şantaj eklenir ve bir süre sonra kız evinden çıkmak istemez, aile durumu öğrenir ve kızla birlikte ailesi deşikayetçi olurlar. Bu süreçte ileri yaştaki şüpheli, kızın kontörlü hattına 10TLlık kontör yükler. Mahkemece 10TL tutarındaki kontör ödeme olarak kabul edilir ve sanık hakkında tehdit, şantaj gibi suçlardan ceza verilir; rıza dışı cinsel ilişkinden beraat eder.

Bir diğer örnek; tecavüz olayının gerçekleştiği gece üzerinde kot bulunan mağdurun şikayetçi olduğu bir olayda; mağdurun üzerindeki kot dar olduğu için sanık kotu çıkarana kadar mağdurun kaçma imkanı bulunmasına rağmen, sanıktan kaçmayan mağdurun tecavüze rıza gösterdiğinden bahisle beraat verildiği bilinmektedir. Burada bazılarının “evet doğru kaçsaymış” dediğini duyar gibiyim.

Bunlar gibi örnekler zaman zaman basında yer aldığı gibi bazen de kadın hakları savunucuları tarafından dile getirmektedir. Çoğu zaman bu örnekler, adliye duvarları arasında meslektaşların birbirine anlattığı dosya örnekleridir. Bu örnekler o kadar çoktur ki; hangisini kim yaşadı, ne zaman yaşadı bilinmez ama şu bilinir; hukuk sistemimiz sistematiğini kaybetmiştir. Bu da en temel haklara gerek vatandaşların gerekse hukukçuların sahip çıkması ve var olan hakların uygulamada dikkate alınmasının avukatlar tarafından da çok sık talep edilmesi halinde düzelebilir.

Sonuç olarak; hukuk insan eliyle yapılmış bir sistemdir, insan elinin değdiği her şey de açıklar var. İnsan elinin değdiği hiçbir şey kusursuz değildir.  Bizde bir laf var ''Hukukta adalet arada sırada tecelli eder'' diye. Şansızsın, avukatın sana inanmadı hikayen için savaşmadı veya hakimin başından benzer bir olay geçti tarafsızlığını koruyamadı olabilir mi olabilir. Ceza davasında “sanık” statüsündeki ve “mağdur” statüsündeki kişilerin hayatı; kolluk, savcı, avukat, hakim, yüksek yargı bağlamında birkaç kişiye bağlıdır. Bunları oradaki topluluğa anlattıktan sonra tekrar idam gelmeli mi? diye sorduğumda bu kez sadece 5-6 kişi gelmeli manasında elini kaldırdı.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
DİKKAT! Yağışlar Geliyor. Yeni Haftada Ankara'da Hava Durumu...
DİKKAT! Yağışlar Geliyor. Yeni Haftada Ankara'da Hava Durumu...
Emniyete Bağlı İki Bina Tarihe Karışıyor
Emniyete Bağlı İki Bina Tarihe Karışıyor