Artık Çok Geç
Reklam
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Artık Çok Geç

02 Ocak 2017 - 14:24

Telaşla apartman görevlisinin ziline bastı. Görevli kapıyı açmadan “Kim o?” diye seslendi.

“Aç Ercan ağabey. Benim Kenan.”

Ercan kapıyı aralayıp baktı:

“Hayırdır inşallah!”

“Ya ağabey, kusura bakma. Seni de rahatsız ediyorum ama eşim asansörde kaldı. Korkuyor. Çabuk gel de bir bak şuna.”

Görevli:

“Daha yeni bakımını yaptırmıştık. Ne çabuk bozuldu.” diye söylenerek içerde odalardan birine girdi. Elinde alet çantasıyla geri geldi. O sırada Kenan çoktan merdivenleri çıkarak asansörün kaldığı kata gelmiş eşine moral vermeye çalışıyordu.

“Korkma hayatım. Ercan ağabey geliyor. Şimdi açacak asansörün kapısını.”

“Korkma demesi kolay. Ben burada havasızlıktan boğuluyorum. Çabuk açın lütfen şu kapıyı ama dikkat edin iki kat arasında kaldı. Allah’ım duvarlar bana doğru geliyor sanki. Kenan orda mısın?”

“Buradayım. Buradayız Mine canım. Dayan biraz. Şimdi halledeceğiz.”

Mine asansörün kapı dibine çökmüş. Ellerini bacaklarının etrafına dolamıştı. Nefret ediyordu bu asansörden. O akşam işten çıkıp eve gelirken eşi aramış, niye geç kaldın diye söylenmişti. Eşi onun kendinden sonra eve gelmesine hep içerler, kızardı. Azıcık geç kalsa “Neredeydin, ne yaptın, kimlerleydin, kim vardı, niye bunu giydin, fazla konuşma...’’  diye üzerinde egemenlik kurmaya çalışırdı. Onun bu aşırı kontrolcü, dediklerini yaptırmak için ısrarı Mine’yi isyan ettirirdi. Bu durumu konuşmak istediğinde eşi öfkelenir bağırarak onu sustururdu. Oysa bankada akşama kadar oradan oraya koşturmak, sinirli müşterilerin karşısında susmak, şefin halkla ilişkilerle ilgili nutuklarını dinlemek, çayını bir türlü sıcak içememek, tutmayan hesaplardaki kuruşları defalarca toplamak, yoğun trafikte tıka basa dolu otobüsle eve gelmek onu çok yorardı. Bu yorgunluğun üstüne bir de eşinin sorgu sualine cevap vermek, içine kapanıp surat asmasına tahammül etmek çok zor oluyordu. Güç bela durakta inmiş ayaklarını sürüyerek apartmandan içeri girmişti. Daha önce de kaldığı, bir daha ölsem de binmem buna diye yemin billâh ettiği asansöre bugün tekrar binmişti. Bir an evvel evine yetişmek için binmek zorunda hissetmişti kendini.

“Mine…”

“Olmadı mı daha? Ne yapıyorsunuz siz bir saattir? Bayılacağım şimdi.”

                “Uğraşıyoruz işte. Sabret biraz. Hem sen merdivenlerden çıkıyordun hani. Niye asansöre bindin ki? “

                “Bindim işte Kenan. Bu soruların zamanı mı şimdi?”

                “Ne taraftasın? Ayakta mısın? Kapının uzağına git.”

                Mine cevap vermedi. Sustu.

                Uzun zamandır susuyordu.

                Asansörün kapısı aralandı. Mine başını yukarı doğru kaldırınca görevliyle eşinin kan ter içinde kalmış yüzlerini gördü.

                “Uzat elini hayatım. Seni yukarıya çekeyim.”

                Mine Kenan’ın kendisine doğru uzanan eline elini uzattı. Bir gıcırtı oldu. Asansör gürültüyle hızla aşağıya doğru inmeye başladı.

Kenan’ın eli boşlukta kaldı. Mine boşluğa yuvarlandı. Korkunç bir gürültü duyuldu. Aşağıya koştuklarında artık geçti.

Çok geçti.

***

Her yerin karanlığa dönüştüğü o anda birisinin;

“Kenan yavrum.” dediğini duydu. Gözlerini zorlukla araladı. Annesi ilaçlarını getirmişti. Her sabah bir, her öğlen iki, her akşam da yine bir… Uyu… Uyan… Sabah bir, öğlen iki, akşama yine bir… Ne işe yarıyordu ki. Hiç. Koca bir hiçliğin ortasındaki Kenan’a bir hiç dahaydı bu. Ne yaparlarsa yapsınlar şu tabağın çiçeği, perdenin kıvrılışı, koltuğun pencere önündeki yeri, diş macununun ortadan sıkılmışlığı, saç fırçasında öksüz kalmış bekleşen saç telleri… Mine’nin saç telleri… Her şey onu hatırlatıyordu. Hepsi bir olup Kenan’a bakıyorlardı. Öfkeyle, hüzünle, acıyla, acıyarak, acıtarak bakıyorlardı.

Diş macununu ortadan sıkıyor diye, magandalar yapar bunu demişti. Koltuk pencere önünde diye, bu kıyafetle burada oturup camdan görünüyorsun, sana kızıyorum demişti. Tabakların çiçekli oluşuna basit, perdenin kıvrımlarına modası geçmiş demişti. Saçlarının kızılına, böyle boyatınca sende ne değişti ki demişti. Durmadan bir şeyler demişti. Hep o demiş, Mine vazgeçmişti. Koltuğun yerini sevmekten, tabaklardaki çiçeklerden, perdenin kıvrımından vazgeçmişti. Saçının kızılından. Kenan’a kazak almaktan. İş yerindeki kızgın müşteriyi anlatmaktan. Salataya nar ekşisi dökmekten, topuklu ayakkabılarından vazgeçmişti. O vazgeçirmişti.

Kenan bir kez daha gerçeklere uyanmıştı. Annesi elinde bir bardak su ve ilaçla başucunda duruyordu.

“Yavrum yapma böyle. Toparlanmaya çalışmalısın.” dedi.

“Olmuyor anne. Yaşam devam etmiyor işte. Ölüm hiç zor değilmiş. Ölmek çok kolaymış. Mine bana kolayca yaptı. Zor olan yaşamak. Onsuz yaşamak. Zor olanı bana bıraktı. Gitti anne. ”

Annesi elindeki bardağı, ilacı sehpaya bıraktı. Oğluna sarıldı.

“ Kader…” diyebildi. Sustu. Sustular.

“Ben onu çok seviyordum anne. Unutamam. Ona kaç defa özür dilerim, demek isteyip de onun yerine bağırışımı unutamam. Saçlarını çok beğenip de kıskançlığımdan, yakışmamış deyişimi unutamam. Ne kadar güzel göründüğünü söylemek yerine,  güzelliklerini yere çalışımı unutamam. Karşı gelmek, anlatmak istediğinde öfkem karşısında çaresiz kalışını, gurur yapıp onu ne kadar çok sevdiğimi söylemeyişimi unutamam anne. ”

Annesi oğlunu kucaklamayı bırakıp yüzüne baktı. Şefkatle, merhametle baktı. Ciğeri bir daha bir daha yandı. Uzanıp sehpadan Mine’nin fotoğrafını aldı. Oğluna uzattı.

“Söyle.” dedi.

“Oğlum, şimdi söyle.”

Kenan fotoğrafı aldı. Acıyla göğsüne bastırıp;

“Mine, affet beni. Affet. Seni seviyorum. Seni çok seviyorum.” diye bağırdı ama artık geçti. Çok geçti.

 

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Hilmi
    1 ay önce
    Bakış acınız ve yorumunuz için cok tesekkurler. Ders alabilenlere ne mutlu.

Son Yazılar