Gökyüzüne Dokunacağım
Reklam
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Gökyüzüne Dokunacağım

01 Haziran 2017 - 11:07

Evde kimsenin olmadığı o nadir anlardan biriydi. Çocukluğumdan beri en sevdiğim şey, bu yalnız anlarımda ablamın odasına girmekti. Makyaj malzemelerini, giysilerini gizlice kurcalamayı, onları denemeyi içimde durduramadığım bir hevesle yapardım. Yine öyle yaptım. Ablamın aynasının karşısına geçip yeni uzamaya başlayan saçlarımı özenle taradım. Makyaj malzemelerinin arasından sevdiğim ruju bulup aldım. Dudaklarıma özenle sürdüm.

Ruju aldığım yere itinayla koydum. Dolabından, üzeri sarı beneklerle süslü beyaz saten elbisesini aldım. Hayranlıkla seyrettim. Dokusundaki yumuşaklığı hissetmek için kumaşı yanağımda gezdirdim. Daha fazla dayanamayıp penyemin üzerine geçirdim. Aynanın karşısında yeni halimi seyrettim. Ruj da elbise de üzerimde eğreti durmasına rağmen ben, aynadaki beni çok beğenmiştim. Eteğimin uçlarından tutup etrafımda neşeyle döndüm. O kadar çok o kadar hızlı döndüm ki sarı beneklerle narçiçekleri de benimle beraber döndüler sanki. Keşke hep böyle kalabilseydim. Böyle mutluydum. Böyle ben oluyordum.

Birden kapının çalmasıyla irkildim. Hemen üzerimdeki elbiseyi çıkarıp yerine astım. Hızlıca dolabı kapattım. Ablamın, odasını kurcaladığımı fark etmesini istemiyordum. Ama ruju sileceğim diye telaşa kapıldım ve yüzüme bulaştırdım. Kapının deliğinden baktım. Gelen Kemal ağabeydi. Açtım. Önce şaşırdı. Sonra parmaklarını dudaklarıma değdirip:

“Ne güzeller!” dedi.  “Tıpkı narçiçeği gibi.”

Öyle utandım ki saç diplerime kadar kızardığımı hissettim.

“Üniversite sınavları için seni ne zaman çalıştırmaya başlayacağım, bakalım? Onu sormaya gelmiştim.”

Dilim zor da olsa çözülmüştü:

“Ben size yarın haber vereceğim.” diyebildim.

“Kimse yok mu evde?”

“Ablam gelmek üzere.”

“Tamam, çocuk, haberini bekliyorum.” diyerek yanağımdan makas alıp merdivenleri inmeye başladı. İnerken de bilmediğim bir melodiyi ıslıkla çalıyordu.  Meğer bilmediğim daha çok şey varmış hayatta. Kemal ağabey ile aşağıda konuşan ablamın sesini duyunca telaşlandım. Koşup aynada rujun kalanını çıkardım. Ablam neşeyle içeri girdi. Ben onun bu sebepsiz neşesinin nedenini biliyordum. Neden, merdivenlerdeki karşılaşmaydı. Manalı manalı baktım.

“Ne var? Karşıma geçmiş ne sırıtıp duruyorsun?”

“Kemal!” diye kıkırdadım. Biraz itişip kakıştık. Sonra ablam odasına geçti ve

“Yine mi karıştırdın odamı sen?” diye bağırdı. Duymamazlıktan geldim. Odadan çıkıp iki elini beline koyarak bana kızmaya devam etti:

“Ne arıyorsun benim dolabımda?” Israrla sustum.

“Cevap versene.” Hırsla oturduğum yerden kalkıp kendimi banyoya kapattım. Artık buradan dakikalarca çıkmazdım. Ta ki annem işten dönene kadar banyoda oyalanır durur, ablamı iyice çıldırtırdım. Zavallıcık, annemlerden işiteceği azarı düşündükçe beni, banyodan çıkarmak için diller dökerdi. Ben de canım isterse çıkardım istemezse duymazdan gelirdim. Bazen çok inatçı ve merhametsiz olabiliyordum. Oysa merhametsizliğin ne olduğunu henüz bilmiyormuşum.

“Alo, orada mısın? Bir ses ver.”

“…”

“Uyuzluk etme de çık dışarı. Bak sana o çok istediğin CD yi aldım. Hani…”

“Hani nerede?”

“Hop, önce söz ver. Bir daha odamı karıştırmak yok.”

“İyi, tamam be! Dediğin gibi olsun. Ver şunu hadi!”

Ablamın aldığı CD yi kaptığım gibi odama koştum. Ablam arkamdan:

“Unutma yarın Kemal ağabeyine gideceksin. Şu anlayamadığın soruları anlatacakmış sana. Tamam mı? Kime diyorum ben?”

Çoktan kulaklığımı kulaklarıma takmış müziği sonuna kadar açmıştım. Kim takardı şimdi matematiği, soruyu, anlamamayı, Kemal ağabeyi. Şu an hayat, müzik ve içimde büyüttüğüm, kimseye söylemediğim duygularımdı. On yedi yaşın tüm gereklerini hakkıyla yerine getirmekteydim. Rahat bıraksalardı ya beni.

Ertesi gün okul dönüşü istemeye istemeye Kemal ağabeyin kapısını çaldım. İyi bir üniversiteyi bitirmiş. İyi bir şirkette çalışıyordu. Geçen yıl da onun sayesinde matematikten son sınavda zar zor da olsa geçebilmiştim. Şimdi yine bu kapıdaydım işte. Daha zile basar basmaz kapı açıldı.

“İçeri geçsene. Ne bekliyorsun davetiye mi?” diyen Kemal ağabey pişkin pişkin sırıttı. Hiç çekilmeyecek kadar uzun anların başlangıcındaydım işte yine. Çok sıkılıyordum. Masaya oturup kitabımı, defterimi, kalem kutumu çıkardım. Kemal ağabeyin sigarasını bitirmesini beklemeye başladım. Bana dalga geçerek baktı:

“Sen,” dedi. “Geçen gün dudağına ne sürdüydün öyle bakayım?”

Biliyordu aslında, sırf hinliğinden soruyordu bunu. Hem utandım hem de kızdım. Birden cesaretlenerek:

“Size ne!” diye diklendim. Kemal ağabey yine dudaklarındaki o müstehzi gülümsemeyle bana bakarak:

“Ooo, hırçınlaşırmış da.” dedi. Eliyle yanağımdan makas almak istedi. Yüzümü kaçırıp elini ittim.

“Tamam ya, ne kızıyorsun hemen. Şaka yaptım. Şaka, şaka.” diye beni sakinleştirdi. Geometrik cisimlerin açılımını anlatmaya başladı. Kemal ağabeyin sesi gittikçe uzaklaştı, yok oldu. Benim için, içimde tutunacak yer bulamayan duygularım vardı şu an. Durdurmakta zorlandığım, aslında durdurmak isteyip istemediğimden emin olamadığım duygularım. Saklamaya mecbur hissettiğim, ne hissettiğimi kimseye söyleyemediğim sır duygularım. Tüm utangaçlıklarına rağmen iç dünyamdan çıkıp yıldızlara doğru yol tutmak üzerelerdi sanki.

“Al, bir nefes de sen çek.”

Şaşkınlıkla düşüncelerimin en derin yerlerinden sıyrıldım. Birden Kemal ağabeyin sesi ve görüntüsü netleşti. Afallayarak:

“Yok, ben sigara içmiyorum ki.” dedim aceleyle. Duygularımı anladı, beynimi okudu sanıp telaşlandım.

“Al, al çek bir nefes söylemem kimseye. Bir nefes çekmeyle bir şey olmaz canım. Kendine gelirsin biraz. Ne öyle dalıp dalıp gitmeler falan. Âşık mısın yoksa?” Ne meraklı bir adamdı bu böyle. Aceleyle kitaplarımı toplayıp masadan kalktım.

“Teşekkür ederim. Yarın gelirim yine.” diyerek dış kapıya yöneldim.

Evimizin yolu, gömleğimin düğmesi, ismim, sorular, sivilceler, okul, babam her şey beni sinir etmeye yetiyordu zaten. Bir de başıma bu ağabey çıkmıştı. Neydi öyle bıyığının altından sinsi sinsi gülmeler, gözlerini gözlerime dikerek sorular sormalar. O, bana öyle bakınca elim ayağım birbirine dolanıyordu. O da bunun farkındaydı ve inadına bakmaya devam ediyordu. Kitaplarıma sıkıca sarılıp hızlı hızlı eve doğru yürümeye başladım.

Ertesi gün dokuz numaralı kapının ziline basar basmaz kapı açıldı. Kemal ağabey beni neşeyle karşıladı. Selamlaşıp masaya yöneldim. O yolumu kesip.

“Dur bakalım, bu gün hemen derse başlamayacağız. Son zamanlarda çok dalgın ve yorgun görünüyorsun. Seninle baş başa biraz sohbet edelim istiyorum.” diyerek beni kanepeye oturttu. Elime bir fincan çay verdi. Kendisi de yanıma oturup bacak bacak üstüne attı. Gözlerini üzerime dikti. Heyecanlanmıştım. Ellerim titremeye başladı. Titremeyi fark edecek diye çekinip fincanı önümdeki sehpaya koydum. Kanepenin kırlentini güç almak istercesine kucağıma aldım.

“Seni hissediyorum. Duygularını anlıyorum. Onları bilinçli olarak engellemeye çalışıyorsun. Engellemek senin için zorlayıcı bir durum olsa gerek.” Söylediklerinin beynimde mahkemesini yapmamı istercesine sustu. Yutkundum.

“İçinde olup biteni kendine saklaman, ifade etmemen hiç iyi değil bilesin. Onları açığa çıkar. Bak o zaman daha iyi olacaksın.” Yine sustu. Yine yutkundum. Gözlerimi kırpıştırdım. O konuştukça ben rahatlıyordum. Sevecenlikle elini dizime koydu:

“Haydi” dedi. “Bu günlük bu kadar sohbet yeter. Sen eve gidince söylediklerimi düşün. Şimdi ders zamanı.”  Kemal ağabey gerçekten iyi biriymiş meğer. Bunca zaman onu yanlış tanımışım. Söylediklerinden sersemlemiş halde dersi dinlemeye gayret ettim.

Sonra… Yine dokuz numaranın önündeydim. Bu sefer kapı, ben zile basmadan açıldı. Kemal ağabeye giydiği bu mavi renk penye yakışmıştı. Gülümseyerek beni içeri aldı. Kitaplarımı masanın üzerine bıraktım. Ayakta bekledim. O, koltuğa oturup eliyle vurarak beni yanına çağırdı. Gittim. Bu sefer koltuktaki kırlent yoktu. Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Kulağımın arkasındaki sivilceyle oynamaya başladım. O, elimi tuttu.

“Sivilcelerinle oynama. İz kalır sonra.” dedi.

“Gözlerini kapat şimdi.” Sesi bir melodi gibi yumuşak çıkıyordu. Tereddüt etmeden kapattım. Bir el alnıma düşen saçımın tutamlarını geriye doğru attı. Hafifçe irkildim. Dudağıma ruj sürdü. Gömleğimi nazikçe çıkardı. Tenime yumuşacık bir penyenin dokusu değdi. Titremeye başladım. Gözlerimi açamadım. O an uzansam sanki gökyüzüne dokunacaktım.

O yıl matematik dersinden kıl payı da olsa geçmiştim. Üniversite sınavlarını kazanamamıştım. Okullar kapanınca Kemal ağabeye gidemedim. Tatilde yeni arkadaşlarım oldu. Mahallede onlarla oturup sohbet ettiğimi gördükçe Kemal ağabey bana çok bozuldu. Defalarca evine çağırdı ama ben gitmedim. Yeni arkadaşlarımla olmak, yaşıtlarımla gezmek, eğlenmek hoşuma gidiyordu. O ise benden çok büyüktü. Popüler şarkıların hiç birinden haberi yoktu. Dinlediği ağır aksak müzikler beni bunaltıyordu. Ben ondan kaçtıkça o, benim üstüme üstüme geliyor tehditler savuruyordu.

Bir gün babam eve öfke nöbetleri içinde geldi. Biz babamızı hiç böyle görmemiştik. Yüzü kıpkırmızı olmuş, üstü başı dağılmıştı. Annemle ablamı itip bağırarak doğru benim üzerime geldi.

“Doğru mu? Duyduklarım doğru mu?” Hem bağırıyor hem de beni omuzlarımdan sıkıca kavramış halde sarsıyordu. Korkudan ağzımdan tek kelime çıkmadı. Beni duvara doğru şiddetle itti. Kolumun üzerine düştüm. Beni olduğum yere bırakıp hızla odama girdi. Odamda sakladıklarımı bulundukları, yerden çıkarmış halde tekrar yanıma geldi ve suratıma fırlattı.

“Allah belanı versin senin! Sen, sen ne biçim bir evlatsın? Sen..” Aniden terlemeye başladı. Sanki başından aşağıya bir tas su dökmüşlerdi. Kalbini tutup yere yığıldı. Şok geçiren annemle ablam babama koştular. Telaşla ambulans çağırdılar. Hep birlikte hastaneye gittik. Babamla beni ayrı ayrı odalara yatırdılar. Babam kalp spazmı geçirmiş. Kendine gelince anneme, beni evde görmek istemediğini söylemiş. Nereye giderse defolup gitsin. Sakın bir daha dönmesin demiş. Kemal ağabeyle yaptıklarımızdan bahsetmiş. Kemal soysuzunun anlattıklarını, babam da anneme rüyadaymış gibi tek tek anlatmış. Annem de ablama haykırarak hıçkırıklar içinde anlatmış. Ablamın dediğine göre ikisi de birden yaşlanıvermişler. Çökmüşler adeta. Yüreğim yanarak dinledim ablamı.

“Doğru mu?” dedi. Bana sadece bunu sordu. Başımı salladım. Ağladı. Yatağımın üzerine bir miktar para bıraktı. Bir şey demeden odadan çıktı. Ablamın gidişiyle birlikte oda korkunç bir sessizliğe büründü. İçimde koca bir boşluk açıldı ve açılan bu boşlukta bir yangın başladı. Kavruldum. İki büklüm oldum. Ne yer yarıldı ne de ben içine girdim. Koskoca dünyada karınca kadar bile ufalamadan olduğum yerde dondum kaldım. Ablam bir daha yanıma uğramadı. Kırılan kalbimden sonra kırılan kolum, ziyaretçilerini boşuna bekledi. Koridorlarda halsiz bacaklarını açmak için dolanan soluk benizli hastalar, ardımdan anlamsız gözlerle baktılar. Bizim oralara ait en son hatırladığım anılar, hep bu anlar oldu.

Sonra kasabamı terk ettim. Sonra da…

Topuklu ayakkabılarımın ucunda yükselerek kamyondaki adamla pazarlık yaptım. Ağzı çok kötü kokuyordu. Anlaştığımız parayı vereceğini söyledi. Adımı sordu:

“Nar çiçeği.” dedim.

Sakızımı çıkarıp çantamda duran kâğıdına sardım. Tekrar çantama koydum. Yerlere atılan sakızlardan her yıl kuşlar ölüyordu ve ben buna dayanamıyordum. Kamyona, eteğimin dar oluşundan dolayı zorlanarak bindim. Kamyon yolun kenarına park etti. Önce paramı istedim. Vermedi. İnmek istedim. Tartışmaya başladık. Bir elim kapıdaydı. Açmaya çalışıyordum. Adam ansızın kamyondan inip benim olduğum tarafa geldi. Kapıyı açıp saçlarıma yapıştı. Hızlıca beni aşağıya çekti. Bir yandan da hakaretler savurup küfrediyordu. Düştüğüm yerde belime, kaburga kemiklerime, yüzüme tekmeler atıyordu. Bu ani saldırı karşısında savunmasız kalmıştım. Ellerimle başımı, yüzümü korumaya çalışıyordum. En son gördüğüm şey kapkara kararan gökyüzü olmuştu. Hani uzansam gökyüzüne dokunacaktım. Yıldızları toplayacaktım. Bir zarfın içinde annemle babama yollayacaktım. Ablam gelin olup kapıdan çıkarken duvağına takın diye de not yazacaktım. Sonra yıldızlar üzerime saçılarak söndüler.

 

Kendime geldiğimde hastanedeydim. Başımı güçlükle yan tarafa doğru çevirdim. Başucumda 657 tabii bir memur bey bekliyordu. Gözlerimi açtığımı görünce kayıtsız bir şekilde:

“Ucuz atlattın.” dedi. Kamyonun, beni döven adamın tarifini aldı. Plakayı sordu. Bilmiyordum ki. Olayın sebebini sordu.

“Para yüzünden.” dedim. Alışkın olduğu bu tip olayı yadırgamadan, bana tuhaf tuhaf  bakmadan resmi cümlelerle çabucak önündeki kâğıda yazdı. Sanki başka birine okuyormuş gibi yüksek sesle bana okudu.

“Kimliğin yok. Adını söyle.” dedi.

Kırılan kaburgamdan dolayı nefes almakta zorlanarak adımı söyledim:

“Serdar Muhip Denk”

Tutanağın altını imzaladım. Gitti. Çok yorulmuştum. Yüreğimde ailemin özlemiyle kimsesiz gerçeklerime gözlerimi kapadım.

 

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar