Parmaklarımı Geri Verin
Reklam
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Parmaklarımı Geri Verin

03 Şubat 2017 - 15:18

“Allah belanı versin Parmaksız! Sen ne yaptın böyle?” diyerek adamın kucağındaki çocuğu sarsmadan aldı. Alırken de ters ters bakıp ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Adam oralı bile olmadı.

“Kes sesini de işini yap.” diye homurdanarak topal ayağını sürüye sürüye dışarı çıktı. Tütünden sararmış parmaklarının arasına bir sigara aldı. Kapının önünde olduğu yere çömelerek oturdu. Gözleri,  terliklerinden görünen çıplak ayaklarına takıldı. Sağ ayağının parmakları yoktu.

Ayağının bu halini ilk gördüğü an geldi aklına. Sarılı pis bezi çıkaran, tırnaklarının içi kir dolu çelimsiz oğlanı hatırladı. Pis bez çabucak çıkarılıp da parmaksız ayağını görünce ağzından sessiz bir çığlık çıkmış pencere önünde salınıp duran dut ağacının dallarına takılıp kalmıştı adeta. Parmakları yok olmuştu. Bu ayak onun olamazdı. Gerçek değildi. Bu kötü bir rüyaydı. Günlerce başını gökyüzüne kaldırıp bulutlarla pazarlık yapmıştı. Eğer bulut bir file benzerse bu gördüğü rüya olacaktı. O da uyanacaktı. Buluta çevrili gözlerini ayağına çevirmeden elleriyle, yarası iyileşmemiş olan kısma her dokunduğunda boğazına bir acı çığlık yerleşmiş. Yerleşmiş de bir türlü dışarı çıkamamıştı. Yaşadığı öfke ve üzüntü çökkünlüğe, çökkünlük çaresizliğe, çaresizlik suçluluk ve pişmanlığa dönüşmüştü. Çarşıda babasının elini asla bırakmamalıydı. Kalabalıkta kaybolunca da ağlama diyen çelimsiz oğlanın uzattığı o şekeri asla almamalıydı. Muhakkak babası arayıp onu bulacaktı. Gelip kötü adamları dövecekti. Çelimsiz’ e hesap soracaktı. Babası, ona parmaklarını geri verecekti.

Babası gelmedi.

Sigarasını bitirince ayağa kalktı. İzmariti yere atıp üstüne basarak söndürdü. Tepesinde salınıp duran dut ağacından bir dut koparıp ağzına attı.

“Nazende tamam mı? Bitti mi?” diye içeri seslendi.

“Zıkkımın peki! Ne bağırıyorsun? Uyanır birazdan. İlaç bitmiş git al da gel.”

Cevap vermeden bahçe kapısına gitti. Tahta kapıyı açıp dışarı çıktı. Dört sokak ötedeki eczaneye doğru topallayarak yürüdü. İyi giyimli birine rastlayınca durup;

“Ağabey, Allah rızası için bir ekmek parası ver. Çocuklarım evde aç.” diyerek boyun büktü. Para verene;

“Allah razı olsun. Allah ne muradın varsa versin.” diye dil döktü. Para vermeden geçene aldırmadı. Başka birine doğru topallamaya devam etti. O, bu işin kitabını yazmıştı.

Eczaneye yaklaşınca çok acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturup, olmayan kamburunu iyice çıkarıp içeriye girdi. Eczacı, onu tanıdığını sanıyordu! Eczacıya; adının Bilal olduğunu, bir kazada bütün ailesini kaybettiğini, yurtta büyüdüğünü, on sekiz yaşından beri ne iş bulduysa çalıştığını, kendisi gibi kimsesiz Şefika’yla evlendiğini, hayırsız bir oğullarının olduğunu, onun da ellerindeki tek güvenceleri olan bir kıyıda biriktirdikleri kefen paralarını alıp kayıplara karıştığını… Ohooo daha anlatsa hayatının roman olacağını, hiç gün yüzü görmeden ölüp gideceğini ve daha neler neleri uzunca anlatmıştı. Anlatıp inandırmıştı. Tıpkı başka sokaklardaki başka eczacıları inandırdığı gibi.  Yüzünü öyle bir buruşturup kamburunu öyle bir çıkarıp öyle hırpani giyiniyordu ki gören onu hayatta çok acı çekmiş zavallı bir yaşlı sanıyordu. Kimsenin haberi yoktu ki o, otuz üç yaşındaydı. Eczacı hal hatır sorup bekletmeden bir poşete biraz sargı bezi ve her zamanki ağrı kesicilerden koyarak uzattı. Yazık adamcağızın hem kamburu vardı hem de o kazada kesilen parmakları hala çok ağrıyor olmalıydı. Oturup kendi haline şükretmeliydi. Ona iyilik yapmayacaktı da başka kime yapacaktı?

“Güle güle, ne zaman ihtiyacın olursa gel amca.” dedi.  Bilal kılıklı Parmaksız, bin bir çeşit dualar etti. Gözlerinden bir damla yaş süzdürdü. Sözüm ona utana sıkıla poşeti aldı. Belki müşterilerden biri para verir diye iyice topallayarak çok yavaş hareketlerle dışarı çıktı. Bu sefer kimse ona acımamıştı. Acısalardı muhakkak ardından yetişir zorla eline para tutuştururlardı. O da almak istemiyor gibi yapıp iyice nazlanır da nazlanırdı. Parayı cebine sokuşturduklarında çeşit çeşit dualar ederdi. Uzaklaşınca;

“Bu enayiler de olmasa piyasada iş yapılmazdı.” diye dilene dilene çelimsiz oğlandan kalan, artık onun olan köhne evin yolunu tutardı.

Oysa babası ona, sana para veren olursa sakın alma diye sık sık tembihlerdi. En güzel kazanç alın teridir oğlum derdi. Alın teriyle yıkanan yüz öbür dünyada pırıl pırıl parlayacak. Apak olacak. Başkasının hakkına el uzatanın da yüzü kararacak. Simsiyah olacak. Zebaniler gelip onu ateşe atacak derdi. Derdi de babası gelmemişti ki. Babası gelip de ona parmaklarını geri getirmemişti ki. İşte bu yüzden artık babasının lafını dinlemiyordu. Herkesten para istiyordu. Zebanilerden de isteyecekti.

 Aman yaş aldıkça aklına girip duran şu baba derdi de neydi böyle? Annesi o, daha bebekken ölmeseydi şimdiye kadar çoktan arar onu bulurdu. Bundan emindi. Babası da anca konuşurdu böyle işte. Yok apakmış yok karaymış. Mış mış da mış mış. Artık yüzünü hatırlamadığı babasının sözlerini ona anlattığı her şeyi daha dün gibi hatırlıyordu. Hiç unutmamıştı ki.

Yokuşun başında durup soluklandı. Onu yıllarca dilendiren topal ayağını hafifçe kaldırıp dinlendirdi. Aşağıda derme çatma duran eve baktı. İç çekti. Yavaş adımlarla yokuş aşağı inmeye başladı.  

Nazende, kenarlarının bir kısmı kopmuş, bir zamanlar koyu mavi olan leğende alçı kardı. Geniş bir başka naylon leğene ılık su koydu. Alçı sargılarını suyun içine attı. Islanmasını bekledi. Sonra sargıyı alıp sıktı. Ona, kırık kolu bacağı alçıya almayı alçak Çelimsiz öğretmişti. Bir sürü eğri tutmuş bacak ve kollar görmüştü. Parmaksız çalardı çırpardı, yalan atardı, dilenirdi ama çocuk kaçırmazdı. O, Çelimsiz’ in kaçırdığı çocuklara ağlayan biriydi. Dayak yiyeceğini bile bile Çelimsiz’ in çocukları kömürlüğe kapatmasına engel olmaya çalışan biriydi. Çocukları Çelimsiz’ in elinden kurtarmaya çalışırdı. Şimdi neden böyle bir şey yapmıştı ki?

Gözünün ucuyla uyuyan çocuğa baktı. Altı bilemedin yedi yaşında bir kız çocuğuydu. Saçları kömür karası gibiydi. Beyaz teninde yanakları al al olmuştu. Dünyadan haberi yoktu. Uyuyordu. Çocuğun bacağına baktı. İçi daraldı. Sargının serbest ucunu sol el ile tutup yumağı da sağ eline aldı. Çocuğun yanına gitti. Aklı yıllar öncesine gitti.

Buraya getirildiğinde kendisi de hemen hemen bu yaşlardaydı. Belki de biraz daha küçüktü. Annesiyle başka bir şehre gidiyorlardı. Nereye gittiklerini hatırlamıyordu ama gittikleri yerde babası onları karşılayacaktı. Annesi öyle diyordu. Bindikleri yolcu otobüsü geç bir saatte mola verdiğinde o uyuyordu. Annesi uyandırmaya çalışmış, tuvalete götürmek istemiş ama uyku o kadar tatlıydı ki annesinden boşalan diğer koltuğa da serilip uyumaya devam etmişti. Uyandıktan sonra bir bakmıştı ki otobüste değildi. Tanımadığı bir yerdeydi. Yanında da annesi yoktu.  Yerde serili yatakta bir çocuk vardı. Geceleri durmadan “Parmaklarımı geri verin!” diye birilerine bağırıp duruyordu. Ertesi gün onun ayağını görünce öyle korkmuştu ki “Benim de parmaklarımı alacaklar.” diye çelimsiz oğlan ne derse itiraz etmeden, mızıldanmadan yapmıştı. Çelimsiz oğlanla onun babasına koca yeşil gözleriyle masumca bakmıştı. Onlar da parmaklarına dokunmamışlardı. Zamanla evi temizlemeyi, salçasız makarna pişirmeyi, kırk yılda bir pişen tavuğun kemiklerinin üstünde kalan et parçalarıyla yetinmeyi,  bulaşıkları deterjan ve sıcak su olmadan yıkamayı, sokakta rastladığı iyi giyimli amca ve teyzelere yemyeşil bakarak kendine acındırmayı, dayak yemeyi, ağlamamayı öğrenmişti.

Parmaksız oğlansa habire ağlayıp her şeye itiraz ettiği için çelimsiz oğlan tarafından iyice dövülüp sonra da kömürlüğe kapatılmıştı. Kömürün karası sinmiş kömürlükten çok korkuyordu. Hem karanlık hem rutubetliydi. Üstelik geceleri de büyük fareler dolaşıyordu. Kim bilir belki de o çocuğun parmaklarını fareler kemirmişti. Asla kendisi o kömürlüğe hapsedilmeyecekti. Buna izin vermeyecekti. Bunun için de daha çok dilenmeliydi. Daha çok çalmalıydı. Onun parmaklarını fareler yememeliydi.

 O gün eve, şimdiye kadar getirdiğinden daha fazla para ile dönmüştü. Çelimsiz’ le babasının gözleri parlamış. Parmaksız’ ı da kömürlükten çıkarmışlardı.

Oğlan günler sonra kömürlükten çıkarılıp da yer yatağına geri getirildiğinde kendinde değildi. Titriyordu. Çok zayıflamıştı. Yaralarından iltihap akıyordu. Artık sayıklamıyordu. Uyurken babasına seslenmiyordu.

Parmaksız ’a o bakmıştı. Eczaneden çaldığı merhemi onun yaralarına çalmıştı. Cebine sakladığı dutları yedirmişti.  Kendisine konulan yemeği az yiyerek çoğunu ona vermişti. Şefkati ilgisiyle Parmaksız çabucak ayağa kalkmış. Topallayarak yürümeyi öğrenmişti. Ve hemen sokaklarda dilendirilmeye başlanmıştı. Neredeyse çok az konuşmalarına rağmen birbirlerini koruyup kollamayı, sadece bakarak ne demeye çalıştıklarını anlamayı öğrenmişlerdi. Dilenerek daha fazla para toplayan, az toplayana destek çıkar olmuştu. Çünkü az getiren dayağı yerdi. Dayağı en çok yiyen de Parmaksız olurdu.

Yılları sokaklarda dilenerek fırsat bulduklarında da çalarak geçmişti. Küfür, hakaret, yağmurda ıslanmak, karda buz gibi yerlerde oturmak, ateşler içinde yanarken dilenmek, taciz, aşağılayan bakış, kirli bir yüz, kötü naylon terlik onlar için normalleşmişti. Bir gün…

Bir gün Çelimsiz’ le babası eve dönmediler. Sonra diğer dilenci çocuklardan duydular ki soymaya kalkıştıkları kuyumcu yaman çıkmış. Silahlar çekilmiş. Çelimsiz’ le babası oracıkta ölmüş. Üzerlerinde kimlik falan da yokmuş. E tabii ki olmayacakmış. Enayi değillermiş ya. Sahip çıkanları da olmayınca belediye bir yere gömüvermiş.

Yıkık dökük evde bir başlarına kalınca birbirlerine bakmışlar. Gülmeye başlamışlar. Yıllarca gülmedikleri kadar çok gülmüşler. Birbirlerini itip kakarak karınları ağrıyıncaya dek gülmüşler. Yer yatağında bir o yana bir bu yana yuvarlana yuvarlana gülmüşler. Gözlerinden yaş gelmiş. Gülücük yaşları. Sonra…

Sonra ev onların olmuş. Eve saklanan paralar da onların olmuş. İlk kez tıka basa pilav yanında da tavuk yemişler. Tavuk eti tavuk kemiğinden daha güzelmiş. Birbirlerine öyle demişler. Gece koyun koyuna rahat bir uyku çekmişler. Bir mağazaya gidip ilk kez yeni ayakkabı giymişler. Yeni pantolon, yeni penye giymişler. Ağızlarının suyu akarak seyrettikleri korkudan alıp da yiyemedikleri her şeyden sırayla alıp yemişler. İlk kez aldıkları her şeyin parasını vermişler. Sinemaya ilk kez girmişler. Hayatlarında ilk kez dilenmemişler. Sonra…

Sonra paralar suyunu çekmiş. Kendilerini yine sokakta dilenir bulmuşlar. Fırsat bulunca da çalmışlar. Karınları gülmekten ağrımamış. Öylece büyümüşler.

Nazende anılarından sıyrılıp sayıklayan çocuğun başına elini koydu. Çocuğun minik yüzüne baktı. İç çekti. Yavaş hareketlerle çocuğun bacağını sarmaya başladı.  Kapı açıldı. Parmaksız, yere kilim niyetine serdikleri kalın muşambanın üzerinde ayağını sürüyerek çocuğun yanına geldi. Eğilip çocuğun alçılı ayağına baktı. Zavallıcık hala uyuyordu. Nazende, pencere önündeki sedirde oturuyordu. Suratını asmış bahçedeki kömürlüğe bakıyordu. O kömürlükte, hep ağlayan çocuklar olmuştu. Beni bırakın diye yalvaran çocuk seslerini defalarca duymuştu. Annesini yanına çağıran, babasından kendisini kurtarmasını isteyen çocuk sesleri. Nazende bu çocuklar için hiç bir şey yapmazdı. Korkudan yapamazdı ki ama Parmaksız! Parmaksız, herkes uyuduğunda gizlice kömürlüğe giderdi. O gidince ağlama sesleri kesilirdi. Parmaksız, Nazende’nin yanına oturdu. Kömürlüğe doğru baktı. Bir müddet sonra inleme sesiyle çocuğa doğru döndüler. Kendine geliyordu. İkisi birden çocuğun yanına gittiler. Çocuk küçücük bal rengi gözlerini açtı. Bir Nazende’ye bir Parmaksız’a baktı. Nazende şimdi çocuk feryadı salar diye endişeyle Parmaksız’ın yüzüne baktı ama o endişeli değildi. Gülümsüyordu. Çocuğa baktı. Çocuk da gülümsüyordu.

“Ne oluyor ya?” diye hayretle sordu. Cevap yerine çocuğun Parmaksız’ a kollarını uzattığını gördü.

 

Sonra da:

“Babamı buldun mu?” diye sorduğunu duydu.

Nazende, uyuyakalmış da rüya mı görüyordu?

“Yarın beraber bulacağız, tamam mı? Hele bir sabah olsun. Acıktın mı?” diyen Parmaksız’ ın sesi tam da kulağının dibindeydi işte.

“Nazende, haydi çocuğa bir şeyler ver. Acıkmış.” diyen ses de çok canlıydı. Demek ki rüya değildi.  Hayretler içinde sesini çıkarmadan mutfağa gitti. Yiyecek koyduğu siniyle içeri döndüğünde;

“Hadi Ağabey, bir daha anlat. Nasıl dövdün o adamı?”

Parmaksız karşısındaki görünmez adama bir sağ vuruyor bir sol vuruyordu. Bir yandan da

“Al sana, al sana” diyordu. Çocuk gülüyordu.

Gülüyorlardı.

Sonra beraber yemek yediler. Nazende soru dolu gözlerle baktı durdu. Cevap alamadı. Sonra çocuğu aralarına alıp uyudular. Nazende, Parmaksız’ ın ilk kez kendinden önce uyuduğuna şahit oldu.

Sabah kalktığında Parmaksız’ ın giyinmiş olduğunu gördü. Üzerindekiler zengin insanları dolandırmak için giydiği temiz giysilerdi. Bu sefer makyajla kendini yaşlı görünümüne de sokmamıştı. Kambur da yapmamıştı. Nazende birden her şeyi anladı. Çocuğu, babasından para koparmak için kullanacaktı. Uzun yıllardır ilk kez hayal kırıklığı duygusunu yaşıyordu.

“Haydi!” dedi Parmaksız.

“Çocuğu giydir. Sen de temiz elbiselerini giy.”  dedi.

“Ne tezgâhlıyorsun sen ya? Neyin peşindesin?” diye Nazende terslendi ama Parmaksız, arkasını dönüp çoktan dışarıya çıkmıştı bile.

Peş peşe yaşadığı farklı duygulardan dolayı biraz sersemlemiş halde Nazende, giydirdiği çocuğu tekerlekli sandalyeye oturttu. Parmaksız, çocuğu eve bu sandalyeyle getirmişti. Nereden çaldıysa artık? Yolda simitçiden simit alıp yediler. Çocuk babasının iş yerinin Bebek’te deniz kıyısında olduğunu söylüyordu. Bebek’e giderlerse muhakkak bulurmuş. Çünkü devamlı annesiyle, arkadaşlarıyla orada kahvaltı yapıyorlarmış. Babası onlara da kahvaltı yaptırırmış. Babasının işyerinin adını da söylüyordu ama yabancı bir kelime olduğundan çocuk da biraz peltek konuştuğundan, Bebek’e de yolları hiç düşmediğinden bir türlü anlayamıyorlardı. Dolmuştu vapurdu derken en sonunda Bebek'e geldiler. Sahilden giderek çocuğun tarif ettiği lokantaya ulaştılar. Burası lüksün de lüksü bir yerdi. Bu görüntü karşısında ikisinin de ağzı açık kaldı. Nazende;

“Vay be, turnayı değil gözünden her yerinden vurdun lan Parmaksız!” diye fısıldadı. Gördükleri zenginlik karşısında diyecek fazla bir şey yoktu.

Daha önceden isminin Serenay olduğunu söyleyen çocuk;

“Hadi, kapıya gidelim. “ diye ellerini çekiştirdi. Çekinerek çocuğun arabasını kapıya doğru ittiler. Kapıdaki şık giyimli vale onlara doğru yürüdü. Bu temiz giyimli ama her hallerinden fakir oldukları belli olan adamla kadın, yanlarında da engelli bir çocukla kesin para ya da yemek dileneceklerdi. Kovmak için onlara doğru hızlı adımlarla yaklaştı. Müşteriler rahatsız edilmemeliydi. Zaten patronlarının da canı çok sıkkındı. Onlara doğru yaklaşınca küçük kız;

“Adnan ağabey benim, Serenay!” diye bağırdı.

Vale durakladı. Küçük kıza baktı. Sonra alçılı ayağına takıldı gözü.

“Ne oldu sana? Neredeydin? Başına ne geldi?” diye telaşla çocuğa koştu. Sonra aklına patronunun ne kadar sevineceği ve kendisine vereceği ikramiye gelince çocuğu özenle kucağına alıp içeri doğru bağırarak koşturdu. Patronun küçük değerli kızı bulunmuştu.

Nazende ile Parmaksız kalakaldılar.

Küçük kız kapıda telaşlı bir kalabalıkla karşılandı. Sevinç çığlıkları, tebrikler, ah canımlar, zavallı yavrucuklarla etrafını saranlardan Serenay’ ı, babasının şefkatli kucağına verdiler. Gözü yaşlı annesine telefon ettiler. Polise çocuklarının bulunduğunu haber verdiler. Polis;

“Nasıl bulundu?” deyince telaşla kapıya fırladılar. Baktılar. Kimse yoktu. Gitmişlerdi.

***

Vapurda yan yana oturan Nazende ile Parmaksız denizin üzerinde çığlık atarak simit arayan martılara baktılar. Nazende gözlerini martılardan ayırmadan;

“Bu muydu?” dedi.

“Olayın bu muydu?”

Nazende’ nin görmese de ne yaptığını bileceğinden emin Parmaksız kafasını salladı.

Nazende;

“Ben de kırık bacağını düzgün alçılamıştım.” dedi.

“Biliyordum.” diye cevapladı Parmaksız.

Yanlarına hırpani kılıklı bir dilenci gelip boyun büküp;

“Ağabey, Allah rızası için bir sadaka. Çocuklarım evde ekmek bekliyor.” deyince birbirlerine baktılar. İkisi birden gülmeye başladı. Yıllarca gülmedikleri kadar çok güldüler. Birbirlerini itip kakarak karınları ağrıyıncaya dek güldüler. Gözlerinden yaş geldi. Gülücük yaşları.

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar