Yıldızlar Gitmiş
Reklam
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Yıldızlar Gitmiş

18 Nisan 2017 - 09:50 - Güncelleme: 18 Nisan 2017 - 09:56

Mahzun anılar, evin eski kapısından önüme fırlayıverdi sanki. Öyle hızlı hatırladım. Ellerimi iki gözümün etrafına siper edip camdan içeriye baktım.  Odanın ortasına bir kilim serilmiş. Etrafına da sedirler konulmuş. Duvarlar beyaz kireç badana ile boyanmış. Eskiden olduğu gibiydi her şey işte.

Pencerelerde niye perde yok ki?

Evin diğer tarafına doğru dolandım. Oradaki perdesiz pencereden de içeriye baktım. Annem köşedeki tahta sedirde oturmuş. Oturmuş da ağlıyor. Ağlarken burnu akıyor. Uzun pazen eteğinin ucuna burnunu siliyor.

“Ağlama.” diyorum. Sesime şaşırıyorum. Öyle cılız, öyle halsiz bir ses. Duvarın dibine çöküyorum. İç çekiyorum. Annem artık ağlamıyordur. Kalkıp tekrar içeriye bakıyorum. Sedire bu sefer de babam oturmuş. Elindeki siyah beyaz fotoğrafa bakıyor. Başı hafif yan dönmüş. Saçları gür. Sağ bacağını kıvırıp altına almış. Gözlerindeki hüzün fotoğraftaki gülen yüze düşü düşüveriyor. Gülen yüz hüzne bulanıyor. Babam tıkırtıları duyunca fotoğrafı çabucak iç cebine koyuyor. Annem geliyor olmalı. Elinde sini var. Sinide tarhana çorbası. Tarhana kokusunu içime çekiyorum. Babam ansızın yüzünü pencereye çeviriyor. Hızla tekrar duvar dibine çöküyorum.  Ahlat dalındaki baykuşla göz göze geliyorum. Gözleri kocaman. Ürkmüş mü yoksa bana kızgın mı, anlayamadım.  Birden anılarımla birlikte havalanıyor. Benden kaçıyor. Kaçıyorlar.

Eskiden buralarda sığırcık kuşları olurdu. Nereye gitmişler?

Ahlatın yapraklarına bakıyorum. Ben görmeden kaç defa yeşerip kaç defa sarardılar acaba? Tarihleri hatırlayamıyorum. Kafamın içinde yıllar silinip gitmiş. Yapraklara  “Biliyorum, gidişim sizi çok üzdü. “ diye pişmanlıkla fısıldıyorum. Devam ediyorum sonra;

“Hayal kırıklığına uğradınız. Ama o zamanlar, yapabileceğim bir şey yoktu. Vardı aslında. Çok şey vardı da ben onların henüz farkında değildim. Duygularım beni sürüklüyordu. Karşı koyamıyordum. Hatalar yapıyordum.  Hata yaptıkça, mutsuz oluyor,  iyice yalpalıyordum. Bu zor zamanlarımda tek istediğim annemin, babamın beni dinlemesiydi.”

 Ahlat ağacı, aniden çıkan rüzgârın etkisiyle birkaç yaprağını döküyor. Yapraklar sürüklenip önüme geliyor. Üzerine damlalar düşüyor. Ağlıyor muyum? Yağmur mu başladı yoksa?

“Baba, bu gün yağmur yağar mı?”

 “Yok, ı ııh, yağmayacak.”

Ağzım susuzluktan kurudu. Yağsa keşke. Sırtımı yasladığım yerde acıyla gülümsedim. Ellerimin üzerinden geçen karıncalar beni önemsemediler. Hiç duraksamadan,  yuvalarına dönüyorlar. Üşüyüp üşümediğimi merak etmiyorlar. Annem,  ellerim üşüyünce nefesiyle hohlayarak ısıtırdı. Buğusuz, berrak bir ayna gibiydi annemin nefesi.

Özledim.

Pencerenin tel örgüsüne doğru baktım. İçerden annemin sesi geliyor. Annem türkü mü söylüyor? Bilemedim. Aslında siz de beni bilemediniz anne. Duyduğum pişmanlıktan dolayı içimi boşaltmak istercesine hırsla konuştukça benim lafımı kesiyordunuz.  Baba, sen bana kızdıkça, içimde kin ve öfke biriktiriyordum. Oysaki bağırmazdın hiç bana. Ben kızdığını bakışlarında çakan şimşeklerden anlardım. Gözlerin sulu sulu olurdu. Annem hemen yanında kolunu tutar. Seni sessizce sessiz olmaya çağırırdı. Sen başını çevirirdin. Susardın. Ben, kapıları çarparak evden çıkardım.

Aniden tahta kapı gıcırdadı. Sanki biri kapıyı yüzüme kapadı. Kapadı da başım kapının tahtalarına çarptı.  İrkildim. Canım yanmadı. Sadece irkildim. İçim tuhaf oldu.

Başımı duvara yaslıyorum. Mırıl mırıl bir şeyler konuşuyorsunuz. Benim adam olmam için de hep aranızda konuşur dururdunuz. Annem mırıl mırıl dualar ederdi. Geceleri yatağımın kenarına oturur bir şeyler anlatırdı. Ben duymazdım. Duysam da anlamazdım. Beni anlamıyorsun diye de bağırırdım. Okumamışlığını başına kakardım. Oysa sen ne çok şey bilirdin.

Ay çekirdeklerinin yüzlerini, güne neden döndüklerini bilirdin mesela. Ben bilmezdim.

Özür dilerim.

İlk kez eve geç geldiğimde saçlarıma sinmiş sigara kokusunu hemen almıştınız. Anlatmak istemiştiniz de ben öğüt veriyorsunuz sanmıştım. Amma da abartıyordunuz. Oysa siz benim neyi ne şekilde anlayacağımı çok iyi bilirdiniz. Ona göre konuşurdunuz. Çözümleriniz hep güzel olurdu. Olurdu da ben çözdürmezdim ki. Karşı çıktığım her şey bana sizden daha yakın, daha keyif verici olurdu da her zaman kendimi haklı bulurdum.  Siz ne anlardınız ki?  Dünyam sizin dünyanızdan farklıydı. Benim dünyama girmek için çok sabırlı, çok anlayışlı olmalıydınız.

Öyleydiniz de.

Az evvel benden kaçan baykuş geri geldi. Ben de geri geldim. Kapıyı açın ne olur? Beni içeri alın. Anne, ayaklarım çok üşüdü. Burada çok daraldım. Evde de daralırdım. Özgürlük isterdim. Arkadaşlarımı toplayıp sevdiğim kızın penceresinin önünden geçeyim isterdim. Sokak lambasının tuhaf ışığı altında durup sigara içerek kendimi bir şey zannedeyim isterdim. Sözüm ona ben bağımsız bir ruhtum. Zincirlenemezdim. Ergenliğimle birlikte kendimi o tuhaf şeylere zincirlemişim meğer.

Ne bileyim?  

Şimdi düşünüyorum. Elime ne geçti? Kabahatlerim için dolu bahanelerim vardı. Artık bir tane bile kalmadı. O bahanelere tutunup size meydan okumakla sözüm ona var oluyordum. Sürekli tartışma ve öfke nöbetleri içinde kendimi kaybediyordum. Kayboluyordum. Ellerimi tutun diyen nöbetlerdi bunlar. Neden daha sıkı tutmadınız? Neden tutmak isterken avuçlarınızın arasından kayıp gitmeme göz yumdunuz?  Ahlat dalına kurduğunuz salıncakta tavuklarını sallayan çocuğunuzdum ben sizin. Böyle bir adama dönüşmeme izin verdiniz. Keşke beni, salıncak kurduğunuz iplerle bağlasaydınız. Keşke karanlık odalara hapsetseydiniz. Şimdi karanlık odalarda bir başına kaldım ya. Bir başına deyince, aklıma kınalı saçlı ebe düştü şimdi.

Yalnız  yaşayan kınalı saçlı ebem. Kapı komşusu. Hani saçlarının kalan tutamlarına kına yaktırmak için bize gelirdi. Ben dalga geçerdim. Makası elime alıp, “Ebe, şu saçlarını keseyim. Sana şekil yapalım.” derdim. Etrafında dönerdim. O şiddetle karşı çıkardı.

“Yooo, olmaz oğlum. Kıyamet günü ben o saç tutamlarına tutunup kalkacağım kabirden.” derdi. Bir sabah dizlerini döve döve, buruşuk yanaklarındaki derin izlerden akıttığı gözyaşlarıyla bize gelmişti. Parasını çalmışlar. Giden paraya ağlamıyormuş da o, onun kefenlik parasıymış işte ona ağlıyormuş. O çalan her kimse ona;

“Hırsız!”

“Alçak köpek, yaşlı bir kadına bu yapılır mı?”

“Merhametsiz!”

Demiştiniz peş peşe ve daha neler. Orada oturmuş sizi dinleyen sinsi, alçak, merhametsiz beni hatırladınız mı? Hatırlamayın lütfen hatırlamayın! Ak kefenin parasını kara çevremle paylaştım. Duman altında bilmediğim yabancı maddelerle tanışıklığım da o gün oldu. Buruşuklarından akıp giden gözyaşlarına kurban olduğum ebem, af dilemeye yüzüm yok. Sen ak kefenine kavuştun ama ben senin affına kavuşamadım. Elimde olsa o günlere dönsem. Ellerine sarılsam. Affet beni desem.

Ellerinize sarılsam. Affedin beni desem…

Oysa, duygularınız beni hiç ilgilendirmezdi. Neden böyle umursamaz biriydim? Fakir sedirimizde oturmak istemezdim. Küçümserdim. Evden kaçardım. Siz bulur getirirdiniz. Ben yine kaçardım. Siz hayatın bir ucunda, ben başka bir ucundaydım. Siz güvenli yerlerim, sevgi yumaklarım, nazlandıklarım, doğrularım, sığınılacak kucaklarımdınız. Ben yanlışlara sığınırdım. Sandım ki iyi ettim.

Yoruldum, çok yoruldum anne. Başımı şöyle bir kucağına bırakıversem. Sen saçlarımın karasını ellerinle aklarken babam pencereden yıldızlarını seyrede dursa.

Neden pencerelerde perde yok?

Ayak sesleri duyuyorum. Karanlıkta göremediğim beyaz gölgeme iyice sindim. Korkuyorum. Hakkınızı helâl etmeyeceksiniz, öpmem için ellerinizi vermeyeceksiniz, yüz çevirip paslı anahtarınızla kilidi açacak, evinize gireceksiniz, karanlıkta öylece bir başına kalacağım, çektiğim acıyı hissedemeyeceksiniz. Azap içindeyim. Ayak sesleri durdu. Başımı kaldırıp bakamıyorum. Utanıyorum.

Olduğum yere uzanıp kalıyorum. Gecenin soğuğu çarpıyor saçlarıma. Ayaklarım yok. Kollarımın feri kesilmiş. Gözlerim sabit gökyüzüne bakıyorum. Hava kararmış çoktan ama yıldızlar gitmiş. Hayatım bir film şeridi. Kalkamıyorum. Kuru ahlat yaprakları üzerime düşüyor. Baykuş tünediği yerden puhu puhu diye ötüyor. Halime bakıyor. Bir salıncak ipi uzanıyor çocukluğumdan. Tutunmak istiyorum. Başımı hafifçe sağ yanıma çeviriyorum. Toprak kokusu genzime doluyor.  Son kez diyorum. Son kez… Biri siyah biri beyaz giyinmiş gölgeler bana doğru geliyorlar. Annem mi, babam mı? Bilemedim.  Yaklaşıyorlar. Yok, annemle babam değiller. Kurtarın beni.

Son kez, lütfen son kez…

Çok geç. Artık geç diyorlar. Beyaz bir perde çekiliyor gözlerime. Ardından tahta bir kapı kapanıyor üstüme. Aşina olduğum o sözleri işitiyorum.

 

“Hakkınızı helâl ediyor musunuz?”

“Helâl olsun.”

“Hakkınızı helâl …”

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar