Gelini "Besmele"yle Öpebilirsiniz
Reklam
  • Reklam
Aziz Dolu Atabey

Aziz Dolu Atabey

Gelini "Besmele"yle Öpebilirsiniz

28 Eylül 2017 - 13:37

Halk arasında hoca nikâhı, imam nikâhı gibi adlarla anılan ve resmî nikâhın müftülüklerde de kıyılabilmesini öngören düzenleme yıllardır süregelen kısır tartışmaların son perdesini teşkil ediyor. Bir dönem, kimlik belgelerine “İslâm” sözcüğü (ibaresi) yazılsın mı yazılmasın mı tartışmaları da gündemi hayli meşgul etmişti bildiğiniz gibi. O yıllarda; yazılsa ne olur, yazılmasa ne olur. Sonuçta din, Tanrı ile kul arasındaki gönül bağıdır. Mürekkep lekesine gerek yoktur inançlı (imanlı) olmak için demiştik. Bununla birlikte, kimliklerde yer alan “İslâm” sözcüğünün (ibare) bazı durumlarda uygulamaya (pratik) dönük kolaylıklar sağlayabileceğini söz gelimi doğal afet, yol (trafik) kazası vb. durumlarda yaşanabilecek çoklu ölüm olayları sonrası cenaze işlemlerinin daha hızlı yürüyeceğini filan dile getirmiştik. Haliyle bu tür tartışmaların “Lâf olsun, torba dolsun.” diyerek değil de toplumsal yarar göz önünde bulundurularak yapılmasının gerekliliği üzerinde durmuştuk. Hele de “Din, elden gidiyor.” manyaklığı (paranoya) ile hiçbir yere varılamayacağının bilinmesini istemiştik. Bugün de aynı noktada duruyor, aynı mantıkla meseleye yaklaşıyoruz canlar.

Bir kadınla bir erkeğin, devletin koyduğu kurallara göre cinsel ilişkiye girmesi niçin önemlidir? Tabi ki toplumsal düzen için!.. En basitinden bir miras hukukunun sağlıklı işleyebilmesi için anne, baba ve çocuk arasında hukukî bir bağın kurulması gerekmektedir. Bu mesele sağlık, eğitim ve daha birçok resmî olguda “olmazsa, olmaz” olarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksa nikâhlı olunca çiftleşme (cima, sex) daha çok haz verecek değildir. Burada bütün mesele, çiftleşme isteğinin doğuracağı sonuçların resmî bir işlemle yani nikâhla kayıt altına alınma zorunluluğudur. Bu kayıt altına alma işlemini de devletin herhangi bir kurumu söz gelimi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bile yapabilir. Yeter ki, kadınla erkek arasında hukukî bir sözleşme (akit) olan bu işlem devletin belleğinde (hafıza), toplumun vicdanında yerini alsın.  

Müftü, nikâh kıyar mı? Kıyar kıymasına da Hıristiyan, Musevî, Yahudî dahası Süryanî, Yezidî, Zerdüşt iklimde yaşayan yurttaşlarımız ne olacak? Papazlar, hahamlar, rahipler de mi nikâh kıyacak? Halkının % 98’inin Müslüman olduğu söylenen Türkiye’de, Müslüman olmayan yurttaşlarımıza ne diyeceksiniz? Öyle ya, ülkemiz laiklik ilkesi ile yönetiliyor. Haliyle laiklik ilkesinin gereği olarak da devlet bütün dinlere eşit mesafede duruyor; eşit yurttaşlık temelinde, her dinden insana adaletle hükmediyor. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılâpçılık (devrimcilik) olarak sıralanan devletin temel ilkeleri çerçevesinde böyle yapması da gerekiyor ayrıca. Batı ülkeleri uluslaşma yolunda büyük kazanımlar elde etmişken bizde bu süreç tersine mi işleyecek. Toplum, din temelli alt kültür adacıklarına mı bölünecek? Bu soruların yanıtları üzerine kafa yormadan, “Ben yaptım, oldu!” derseniz olmaz.

Faaliyetleri açısından, asıl olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığının işlerini yapmasına rağmen İçişleri Bakanlığının gözetimine (vesayet) bırakılmış olan belediyelerin nikâh kıyma yetkisinin, bir başka kurumun memuru olan müftülere veya müftülük çalışanlarına da verildiğini varsayalım. Diğer dinlere inanan yurttaşlarımız kalkıp, aynı yetkiyi biz de istiyoruz derlerse ne olacak? Ha, -pek olası değil ama- AKP’liler, “Vermiyorum üleyn!.” mi diyecekler? Hadi diyelim ki, dediler. Sonrasında bu yurttaşlarımız Anayasa Mahkemesine giderlerse ne olacak? Olmadı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine?!. Çıkacak karar lehte mi olur, aleyhte mi diye bir düşünün bakalım. Ya Diyanet İşleri Başkanlığı ile taşra teşkilatları olan il ve ilçe müftülüklerinde yeterince temsil edilmeyen, yeterince hizmet alamayan Alevî kardeşlerimiz ne olacak? Milletimizin en vasat zekâ sahibi bir bireyi bile bu soruların yanıtını bilebilir, öngörebilir. O halde -bazı kesimlerce- laiklik ilkesini delme girişimi olarak da değerlendirilebilecek olan bu düzenleme üzerinde enine-boyuna düşünülmesi gerekmez mi? Din temelli devlet yapıları (model) Ortaçağ’da kalmışken üstelik. Yine bugün Türkiye’nin birçok yerinde tamamen dinî bir tören (ayin, ritüel) olan cenaze işlemlerini -sosyal belediyecilik anlayışı çerçevesinde- belediyelerimiz yaparken gocunmayan kişiler (zevat), konu nikâh olunca niye gocunmaktadırlar? Madem sosyal hayatın her alanını dinî kurallara göre düzenleme sevdasındalar; o halde, cenazeler de müftülüklerde yıkansın. Öyle ya, belediyelere niye yıkattırıyorsunuz ölülerinizi?

Peki, ama AKP’liler müftü nikâhı meselesini durduk yerde niye gündeme getirdi? İktidara gelir gelmez Kıbrıs (dolayısı ile Rum) açılımı, Roman açılımı, Ermeni açılımı… diye giden icraat koşusundan akılda kalan ne oldu derseniz; bizim aklımızda “Hızlı koşan atın boku seyrek düşer.” atasözümüz kaldı. Tabi bir de azınlık vakıflarına ait taşınmaz (gayrimenkul) malların iadesi; Ayasofya’da -Cuma namazını geçtik- en azından bir bayram namazına bile izin çıkmazken, Sümela’da bilmem kaçıncısı düzenlenen Ortodoks ayinleri; Van Gölü’nde yer alan Akdamar Adasındaki yıkık kilisenin onarılması (restorasyon) hatta ibadete açılması falan filan.. Başta Ermeni kopuklarının (diaspora) elinde oyuncak olan safsalaklar olmak üzere, dünya kamuoyuna iyi bir mesaj verdik diyebilirsiniz. Ama o zaman da “Hatice’ye değil, neticeye bak.” deyimi cuk diye oturur. Hem Akdamar’a turistlerin gelmesi, para kazanmanız iyi, güzel de her şey para mı demek şu dünyada? Ermeni çetelerince kaçırılarak, Akdamar Kilisesine kapatılan ve yüzlerce caninin tecavüzüne uğradığı için yahut uğramamak için adanın kayalıklarından kendini denize atan Türkmen (Oğuz/Ogur) ve Kürt (Gurmanç) kadınları, kızları ne olacak? Hadi Erzurum, Van, Revan (Erivan) geçmişte kaldı diyelim; peki, ya Saruhanoğullarının, Civanşir Hanlığının emaneti olan ve Karabağ’da soykırıma uğrayan Avşar Türkmenleri ne olacak? Konumuzun dışında olduğu için BOP’tu, Habur’du demeyelim de, sapla-saman iyice birbirine karışmasın şimdi durduk yerde.

2019 yılının AKP için kader yılı olduğunu Türkiye’de ve dünyada herkes biliyor, görüyor? İktidara geldikleri günden bu yana türlü türlü açılımlar-saçılımlar yapan ve belki de ne yaptıklarını kendileri de bilmeyen AKP’liler, Batı ülkelerine yeni bir taviz mi veriyorlar acaba? Osmanlı’nın bu tür dağınıklıklar, pespayelikler yüzünden yıkılıp gittiği de sır değilken üstelik. Dahası “Bu düzenlemeyle yapılmak istenen Ermeni, Rum, Yahudî vd. azınlıkların önünü açmak mı?” diye de sormadan edemiyor insan. Gerçi o kadar da uzun boylu değil ama...

Sözde tarikat ehli bir dümbük, cinsel ilişki sırasında şeyh efendi hazretleri düşünülürse doğacak çocuk nur yüzlü, güzel huylu, imanlı, ihlaslı olur diye buyurmuş önünde diz kırıp, gerdan büken softalara. Bu şarlatanlığa inanan birkaç yarım akıllı da çıkmıştır belki, kim bilir? Gelelim, başlı başına bir mucize olan yüklü (hamile) kalma ve doğum olayına… Mucize diyoruz, çünkü bir kadın üreme hücresi ile ortalama 250 milyon kadar olan erkek üreme hücresinden oluşan bir “çok bilinmeyenli denklem” bir saatte kesinliğe kavuşuyor. Ve bu aşağı-yukarı 60.000 rakamlı denklemi çözmek için, dünyanın en gelişmiş bilgisayarları ile yüzyıllarca uğraşsanız bile sonuca ulaşamıyorsunuz. Mucize demişken bir bilgi daha paylaşalım. Kadın üreme hücresi ve erkek üreme hücresinin birbirine oranı ile incir meyvesi ve meyvenin çekirdeklerinin (Avşar deyişiyle; giliklerinin) birbirine oranı aynıdır. Dahası kadın rahminin kesiti ile incir meyvesinin kesiti birbirine tıpatıp benzer. Kuran’da, incir üzerine yemin edilmesinin sırrı -Allah bilir (Allahu âlem)- belki de budur? Anne ile babanın mercimeği fırına vermeleri sonucu gerçekleşen doğum olayının bilimsel verilerine gelirsek; biyolojik etki, psikolojik tepkiden tutun da dinî, edebî, iktisadî (economic), sanatsal, toplumsal (sosyolojik) diye giden etkenlerin (amil, faktör) kesişme noktasında tarafların, ortaya 23’er hisse -affedersiniz- kromozom koymasıyla cenin (embriyo) oluşur. Sonra cenin gelişmesini sürdürür ve bebek halini alır. Bu basit doğa kuralını Konya Ovası’nda çiftçilik yapan Ahmet Amcamız da, Bingöl Dağlarında çobanlık yapan Mehmet Dayımız da bilir. Ayşe Halamız (bibi), Fatma Teyzemiz de haliyle. Dahası konu üzerine kafa yoran bilimciler, insan denen organizmanın 60.000 yetenekten (istidat) oluştuğunu; bu yeteneklerin de anne ve babadan eşit miktarda alındığını söylemektedirler. Bu yüzdendir ki biz, edebimizi koruyalım ve şeyhsever dümbüğe “O dediğin biyolojik olarak mümkün değil. İyisi mi sen, hisse hakkını şeyhine devret!.” demeyelim. “Allah, ıslah etsin.” deyip, geçelim. Nereye? Bir başka toplumsal yaraya… Doğacak çocuğun cinsiyetini % 75 oranında baba, % 25 oranında anne belirler cancağızlar. Hani “kız oğul” doğurdu diye eşini döven, eşine söven hatta eşinin üzerine kuma getiren odunlar var ya, işte onların yarın mahşerde “Kul hakkıyla karşıma gelmeyin!” uyarısı (ihtar) yüzünden epeyce bir terleyecekleri kesin. “Herkes kendi odununu kendisi götürür.” diyen, ne de güzel söylemiş!..

Söz konusu milletin huzuru, devletin bekası olduğuna göre bu nikâh ve evlilik konusunda ne yapmak gerekir? “Neme lâzım?!.” da denemeyeceğine göre… Yapılması gereken 17-18 yaş altı evlilikleri çocuk istismarı sayan; aynı anda birden fazla kadınla nikâhlanmayı yasaklayan devlet erkinin içini yasal olarak boşaltacak her türlü girişimden kaçınılmalıdır. Dahası “Sekiz yaşındaki kız çocuğu ile evlenilebilir.”; “Dört kadınla nikâh kıyılabilir.” gibi açıklamalarla devlet ve toplum düzenini bozmaya çalışan softaların soruşturulması, kovuşturulması savsaklanmamalı gerekirse cezaî yaptırımlarda bile bulunulmalıdır.

“Nikâhta keramet vardır.” sözüne, eyvallah!.. Bununla birlikte müftülük nikâhı konusunun aceleye getirilmemesi; uluslaşmaya dönük gayelerin, kaygıların göz ardı edilmemesi de bir zorunluluktur. Söz konusu yasanın iyi tarafına gelince: Hacı-hocalar okuyup üflerse bu iş tamam olur. Zira imam nikâhı olmadı mıydı doğan çocukların dinsiz-imansız, hayırsız-uğursuz olma olasılığı yükselir. Yolsuzluk, hırsızlık, adam kayırma (iltimas, torpil), rüşvet, çocuk tacizi, kadın tacizi, kadına şiddet, emek sömürüsü vs. alıp başını gider. Güzel ülkemiz, zaten bu sorunlar yüzünden uluslararası uygarlık yarışında bir türlü birinci sıraya yükselememektedir. Bu ve benzeri lâkırdıları dillendirmek suretiyle, ucuzun da ucuzu dinî telkinlere bel bağlayan hödüklerin bir bahanelerinin daha ellerinden kayıp gidecek olması ve bu durumun iyiliklere (hayır), güzelliklere (hasenat) kapı aralama olasılığı da yasanın iyi tarafı kuşkusuz. Bir diğer iyi tarafına gelince; gelini “besmele”yle öpebileceksiniz artık!..

Aziz Dolu Atabey

http://azizdolu.blogcu.com/

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar