Bir Kadın Tanıyordunuz
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Bir Kadın Tanıyordunuz

08 Mart 2017 - 09:13

“Şiddet durmaz, artarak devam eder.” dedikten sonra bir müddet bekledi. Sözlerinin, dinleyiciler üzerinde bıraktığı etkiyi bakışlarıyla tarttı. Büyük çoğunluğu kadın olan dinleyiciler, heyecanla konuşmacıyı alkışladılar. Etkili ses tonuyla devam etti:

“Ömrünü beraber geçirmeyi dilediğin kocanın attığı bir tokat, diğer tokatların başlangıcıdır.”

Sesini yükseltti:

“İzin verme!”

Kadınlar yeniden coşkuyla alkışladılar. Sosyal Psikoloji Uzmanı konuşmacı, saygıyla alkışların bitmesini bekledi.

Kalabalıkta kendime zorla yer bulmuştum. Arka sıralardan birine ilişmiştim. Konuşmacı konuyu açtıkça sinirli sinirli saçlarımla oynuyordum. O konuştukça anılar,  her heceden, her kelimeden fırlayıp yakama yapışıyorlardı. Sanki bana hesap soruyorlardı. Büzüşerek koltuğa daha çok gömüldüm.

Ne çok anı vardı.

Balayındayken;

Yemeğe çıkmak için hazırlanmıştım. Aynaya baktığımda kendimi beğenmiştim. Uzun koyu kumral saçlarım dalga dalga elbisemin üzerine dökülmüştü. Mavi renk, güneş yanığı cildime çok yakışmıştı. Kim bilir eşim, canımın içi beni bu halimle nasıl beğenecekti. Banyodan çıkıp yanıma geldiğinde gülümsemiştim. Sonra… Sonra donup kalmıştım. Sevdiğim adamın yüzüne bakakalmıştım. Bana vuran bu el, az evvel saçlarıma sevgiyle dokunan el değil miydi?  Kırmızı bir damla kan, dudağımın üzerinden kayıp parmağımdaki alyansa düşmüştü. Sonra bir damla, bir damla daha…

 Eşim kanı görünce kendine gelmiş. Bakışları düzelmiş. Yaptığına çok üzülmüştü. Kendi kendine lanetler okumuş. Kanayan burnumu silmişti. Yüzümü kendi elleriyle yıkamıştı. Havluyla nazikçe kurulamıştı.

“Allah benim belamı versin. Ellerim kırılsaydı da sana vurmasaydım.” diyerek defalarca burnumun ucundan öpmüştü. Ne diyeceğimi bilemez bir halde susmuştum.

“Giyme bu elbiseyi bir daha, tamam mı? Kıskanıyorum seni.” diye açıklama getirmişti. Defalarca sarılarak gönlümü almıştı.

Kocam beni kıskanıyordu. Demek ki çok seviyordu. Seven erkek kıskanırdı tabii. Beğenerek aldığım mavi elbiseyi çıkarıp katlamış bir daha giymemek üzere valize koymuştum. Balayımızın sonraki günleri çok güzel geçmişti.

Ta ki…

Sahnedeki uzmanın sesiyle anılarımdan sıyrıldım.

“Bu balayı dönemi kadına her şeyi unutturur. Kadın, bir sonraki tokada kadar balayı döneminin kalıcı olduğuna inanır. Koca, umudun bitmesine izin vermez. Çünkü bu, onun kadını kontrol aracıdır.”

Deri koltuktan güç almak istercesine parmaklarımla koltuğun kenarlarını sıktım. Farkına varmadan o kadar çok sıkmışım ki tırnaklarımın koltuğun derisine battığını fark ettim. İrkilerek zedelenen deriye baktım.

Bir yıl sonra;

Evlilik yıl dönümü hediyesi olarak bana verdiği deri ceketin kolu yanlışlıkla yırtılmıştı.

Eşim yırtığı görünce:

“Sen neden anlarsın, beceriksiz!” diye beni aşağılamıştı. Makyajın koyu olmuş. Bu elbisenin altına bu ayakkabı mı giyilirmiş. O, basit bir küpeymiş. Hiç bir şeyden anlamazmışım. Beceriksiz, beceriksiz ve beceriksizmişim. Bir müddet sonra çarşıya çıkıp alış veriş yapmaktan vaz geçmiştim. Giysilerimi, takılarımı, ayakkabılarımı artık eşim seçmeye başlamıştı. O zevkliymiş. Nerede ne giyileceğini, nasıl davranılacağını biliyormuş. O kadar baskı altındaydım ki, onun istediği gibi giyinip davranmaya çalıştıkça sakarlaşıyordum. Arkadaşlarıyla yapılan toplantılarda ya üzerime bir şeyler döküyor ya da istemediğim yanlış şeyler söylüyordum. Her seferinde o, arkadaşlarının yanından gülümseyerek kalkar yanıma gelirdi. Beni nazikçe kolumdan tutar lavaboya götürürdü. Arkadaşlarından uzaklaştıkça da kolumu daha çok sıkardı. Her adımda canım daha çok yanardı. Lavaboda üzerime dökülen her neyse lekesini çıkarmaya çalışırdım. Saçlarımı düzeltirdim. Aynadaki yabancı kadının dudağına ruj sürerdim. Bir kadın tanıyordum bir zamanlar gülen, hayat dolu. Aynaya baktığımda o, artık yoktu. Masaya dönerdik. Sohbete devam edilirdi. O neşeyle yemeğini bitirirdi. Arada bir yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana doğru eğilir; kolunu omzuma dolayarak kulağıma:

“Artık, sus!” derdi. “Somurtma!” derdi. “O tarafa çok bakıyorsun. Niye?” derdi.  Hep gülümser, hep bir şeyler derdi. Hep bana sıkıca sarılır omzuma hoyrat parmak izlerini bırakırdı. Çok iyi tanıdığım ama kimsenin göremediği izlerini.

O kadar dikkat etmeme rağmen deri ceket yırtılmıştı. Ceketi elimden kapıp:

“Çekil şuradan!” diye hırsla beni itmişti. Sendeleyip düşmüş. Düşerken de başımı duvara çarpmıştım.

Sosyal psikoloji uzmanı:

 “Çünkü hepimizin içinde şiddet var. Şiddet hep vardı. Şiddet gören kadın, korkar. Utanır. Bu durumunu herkesten saklar. Yakınlarından yardım isteyemez. Ya onlara da bir şey yaparsa diye endişe duyar ve korkunun onu yönetmesine izin verir.” diyen uzmanın özenle taranmış saçları, simsiyah ışıklar saçarak parladı.

Siyah;

Gözlerimi koyu karanlığa açmıştım. İlk anda nerede olduğumu anlayamamıştım. Yerde olduğumu fark ettiğimde korkuyla doğrulmaya çalışmıştım. Başım zonkluyordu. Elimi zonklayan yere götürdüğümde saçlarımın kan yüzünden yapış yapış olduğunu fark etmiştim. Gözlerim karanlığa alışınca evin bodrumunda olduğunu anlamıştım. El yordamıyla duvar dibine doğru emeklemiş. Güç almak istercesine sırtımı duvara yaslamıştım. Korkuyordum. Karanlıktan, karanlığın simsiyah oluşundan, simsiyahtaki sessizlikten çok korkuyordum. Kendime iyice gelince beni buraya niçin kapattığını anlamaya çalışmıştım. Betonun soğuk nemi içime işleyinceye kadar düşünmüş karanlığın geçmesini beklemiştim. Ama geçmemişti. Geçmeyecekti de. Karanlıkta yaşamaya nasıl devam edecektim? Çevremde hiç arkadaşım kalmamıştı. Uzaktaki aileme ise anlatmaya utanıyordum.

Konuşmacının sesine tutunup bu anıma döndüm.

“Şiddetin sınırı yoktur. Kadını dövmek, o narin ruhları paramparça etmek için erkeğin hep bir bahanesi olacaktır. Bu bahaneler sizi öldürünce bitecektir. O halde ne bekliyorsunuz?”

Salondaki alkış sesleri beni çok rahatsız etti. Alkışlar susunca tekrar karanlık başladı.

 

Karanlıkta;

Bodrumda ne kadar kalmıştım? Bağırıp yardım istemiş miydim? Ona beni karanlıktan çıkarması için yalvarmış mıydım? Susamış mıydım? Evet susamıştım. Çok susamış çok acıkmıştım.  Yaraların zonklaması durmuş. Yerini şiddetli baş ağrılarına bırakmıştı. Gündüzlerin olduğunu içeriye girmeye çalışan ama bunu bir türlü başaramayan cılız ışıklardan anlıyordum. Gece ise hiç bitmiyordu. Çoğu zaman kendimden geçiyordum. Bazen bir farenin saçlarımdan geçip gittiğini hissediyordum. Bazen de bir böceğinin nemli beton zeminde, ayaklarını sürüyerek yürüyüşünü duyuyordum. Köşedeki örümcek, böcek için ağını sabırla aynı ölçüde işliyordu. Ağını bitirince bir kenarında durarak avın gelmesini bekliyordu. Ağa çarpan böceğin şaşkın sallanması, ona avın yakalandığını haber veriyordu. Bunun üzerine, örümcek hemen koşuyor yeniden çıkarmaya başladığı ağ ipeğiyle avını bağlıyordu. Yapışkan örümcek ağından zavallı böcek kurtulamayacaktı.

 

Sonra;

Gözlerimi açtığımda karşımda endişeyle bana bakan eşimi görmüştüm. Yanında da biri vardı. Doktormuş. Yatak odamdaydım. Ona baktığımı görünce yatağın kenarına oturup sahte nezaketiyle ellerimi avuçlarının içine almıştı. Saçlarıma dikenli şefkatiyle dokunmuştu. Beni orada nasıl bulduğunu, bana bir şey olacak diye çok korktuğunu, kaç defa yalnız başıma oraya inmememi söylediğini, başımın sık sık döndüğünü bile bile neden bunu yaptığımı, telefonlarına cevap vermeyince ne denli endişelendiğini, apar topar çıktığı iş seyahatinden geri döndüğünü, onu, bunu, şunu anlatıp durmuştu. Aslında konuştuğu ben değildim. Biliyordum. Doktorun tanıklığına anlatıyordu o, bunları. Gözlerini gözlerime dikmiş yapışkan ağlarıyla beni sarıyordu. Şaşkın bir halde titremeye başlamıştım. Nefes alamıyordum. Onun ağından kurtulamayacaktım.

“Sakın!” konuşmacı öyle içten ve güçlü “Sakın!” dedi ki koltukta doğruldum. Sahneye baktım.

“Sakın, kendinize kıymayın! Ürkek, sessiz,  çekingen durmayın. Korkmayın. Ona ait sahnenin perdelerini kapatın. Siz, hayatınıza ait kontrolü ele alacak kadar cesursunuz. Direnin! Elbette direnmenin bir bedeli vardır ama bu bedel siz değilsiniz. Olmayacaksınız da. Çünkü kadın güçlüdür. Ayağa kalkın.”

Salondaki tüm kadınlar alkışlamaya başladılar. Gazetecilerin flaşları patladı. Kameramanlar yakın çekime geçti.

Ayağa kalktım.

“Kararlı olun!”

Kararlı adımlarla yürümeye başladım.

“Korkmayın!”

Korkmuyordum.

“Kadın güçlüdür!”

Güçlüydüm. Bir çırpıda sahneye çıktım. Konuşmacının şaşkın bakışları altında yüzüğümü çıkardım. Sahnedeki konuşma kürsüsünün üstüne bıraktım. Mikrofona doğru eğildim. Herhangi bir müdahale yapılamadan mikrofona fısıldadım:

“Senden ayrılıyorum.”

Salondaki sessizlikte fısıltım gürledi:

“Seni terk ediyorum.”

Gözlüğümü çıkardım. Flaşlar patladı. Kameralar gözümdeki morluğa, dudağımın kenarındaki yaraya zum yaptılar.

Örümceğin yapışkan ağları paramparça oldu.

Konuşmacının bakışları kapkara oldu. Eşimi karardığı yerde bıraktım. Arkamı dönüp sahneden indim.

“Ve perde!” dedim. Gülümsemeye çalıştım. Ağzımın kenarındaki kurumaya yüz tutmuş yara acıdı.

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Kamile gül
    2 yıl önce
    Kadına uygu***an şiddet ancak bu kadar çarpıcı anlatılabilirdi .Malesef ülkemizin değişmeyen gerçeği kanayan yarası .Emeklerine sağlık

Son Yazılar