Erik Ağacı
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Erik Ağacı

02 Ekim 2015 - 09:39

Bir arı vızıldayarak beyaz çiçekli erik ağacını aradı. Uçtu, uçtu… Bahçesinde çiçeklerin, ağaçların olmadığı bir evin üzerinden geçip gitti.

***

Münevver Teyze erkence uyandı. Gün daha doğmamıştı. Üzerine uzun entarisini geçirdi. Beline kalın kuşağını doladı. Tülbendinin iki ucunu başının üzerine atıp, küllenmiş ocağın üzerindeki ibriği aldı.

 

Uzun zamandır kuşlar ötmeden evvel uyanmayı adet edinmişti. Güneşin doğuşunu duayla karşılardı. Güneşin ilk ışığı toprağa düşer düşmez dışarıya adımını atar, bahçesini süpürürdü. Bahçesinde kuru topraktan başka bir şeyi yoktu. Uzun süredir kendi haline bırakılan toprak verimliliğini yitirmiş, çoraklaşmıştı. Geriye, Münevver Teyzenin topukları gibi yarıklarla dolu, kuru taş gibi bir toprak kalmıştı. Üzerinde ne bir ot, ne bir çiçek ne de ağaç yetişiyordu. Karıncalar bile göçüp gitmişlerdi bahçesinden. Giderlerken toprağın bereketini de alıp götürmüşlerdi.

 

Güneşin ışığı iyiden iyiye düşünce toprağa, Münevver Teyze:

 

“Toprağım sen de benim gibi taş olup bir başına kurudun kaldın.” dedi iç çekerek. Bir an geçmişine daldı. Eşi:

 

“Bana bir erkek evlat veremedin. Göğsümü gererek gezdirmedin. Davulla zurnayla askere gönderip,  mürüvvetini göremedim. Öne düşürdün başımı.” diye diye rahmetli olmuştu. Münevver Teyzenin iki kızı olmuştu. İkisi de evlenip kocaları, çoluk çocuklarıyla şehre göçüp gitmişlerdi. Bayramlarda üç günlüğüne gelirler, analarının hallerini sorar tekrar el olup şehre dönerlerdi. Eşi kızlarını hiç evlat yerine koymamıştı ki…

 

Ölünün ardından kötü konuşulmazdı ama rahmetli çok huysuzdu. Kafasına bir şeyi taktı mı durur durur söylerdi. Böyle huysuzlanıp da söylenmeye başladı mı Münevver Teyze hiç ses etmez, usul usul bahçesini bellerdi. O zamanlar güçlü kuvvetli bir kadındı. Kazmayı toprağa vurdu mu solucanlar kaçacak yer arardı. Tere, salatalık, mısır ekerdi. Kaç defa ağaç da dikmiş ama hiç biri tutmamış kuruyu kuruyuvermişlerdi. Onlar kurudukça üzülür hüzünlenirdi. Hele de eşi, fidanların kuruduklarını görünce:

 

“Toprağın da sana çekmiş, senin gibi bir iki ottan başka şey vermez olmuş.” dedi mi yüreği cız eder, içi yanar gizliden gizliye ağlamaya koyulurdu. Kimseler görmesin görüp de bir şey sormasın diye de usuldan tülbendinin ucuyla gözyaşlarını silerdi.

 

Eşi, köyün delikanlıları askere gittikçe hepten dellenir, Münevver Teyzeye etmediğini bırakmaz. Hepten baş kakıncası yapardı:

 

“Vatana asker yollamak her eve nasip olmazmış.” diyerek tütün üstüne tütün eklerdi. Münevver Teyze onun bu hallerine bir yandan kızar bir yandan da üzülürdü. Kocasının zamanında geçirdiği kaza yüzünden sağ eli bileğinden kesikti. Bu yüzden onu askere almamışlardı. Yaşıtları askere uğurlanırken, o bir köşede seyredip içerlemişti bu durumuna. Kendini bir tarafa atılmış, işe yaramaz biri olarak görmüştü. İçinden, vatan borcunu ödeyemedim ben de erkek mi sayılırım diye kendine kahredip durmuştu. Annesi oğlunun başına bir haller geleceğinden korkup, hemen karşı köyün kızı Münevver’i almıştı. Evlendiği günden itibaren kocası erkek evlat derdine düşmüş; Münevver, kız çocuk doğurdukça hor görmeye başlamıştı. Kız evlatlarını bir kere olsun kucağına alıp sevmemiş, bağrına basmamıştı. Onları bahçedeki ayrık otları gibi yüreğinden koparıp bir köşeye atıvermişti. Münevver Teyze, kocasının bu hallerini hoş görmemiş, birkaç defa konuşmaya çalışmış ama eşi onu hiç dinlememişti. Kızlar, babaları eve gelince sessizce odalarına çekilir ayakaltında dolaşmazlardı. Büyür büyümüz de her biri evlenip bir yere çekip gitmişti. Köylerini köy, babalarının evini ev bellememişlerdi. Kırgındılar. Gelip de ne edeceklerdi ki? Babaları yüzlerine bile bakmıyordu.

 

“Oğlum olacak, asker elbisesi giyip selama duracak. Vatan borcudur bu, başka şeye benzemez.” diyerek son zamanlarda hepten kötülemişti. Kaç defa Münevver Teyzenin üstüne evlenmeye kalkmış ama münasip birini bulamamıştı. Erkek evladı olsaydı kurumlu kurumlu gezinecekti köyde. Geçmişinin içini çürüten ezikliğinden kurtulacaktı. Vatana olan borcunu da ödemiş olacaktı.

 

Münevver Teyze anılarına dalmış, bahçesini tozutarak süpürürken komşusunun seslenmesiyle irkildi:

 

“Dalmış gitmişsin Münevver? Bu kaçıncı seslenmem duymadın beni.”

 

Elini beline koyarak doğruldu Münevver Teyze:

 

“Buyur komşum, yaşlılık…”

 

Komşu kolunu güneşe siper edip gözlerini kısarak:

 

“Öğleye Resul ağaların evine gideceğiz. Oğlanın kırkını çıkaracağız. Sen de davetlisin. Gelmemezlik etme. Benim daha haber vereceğim çok kişi var. Haydi, kal sağlıcakla.” deyip gitti.

 

Münevver Teyze, çalı süpürgesini bahçe kapısının arkasına dayayıp içeri geçti. Resul ağalar köyün ileri gelenlerindendi, hatırlı insanlardı. Canı istemiyordu ama şimdi gitmese olmazdı. Sonra Münevver bizi saymadı derlerdi. Ayıp olurdu. Üstüne temiz bir şalvar geçirip, bayramlık yeleğini giydi. Eline böyle günler için sakladığı iki çift mavi orlon yumağını hediye olarak aldı. Minderin altına düzleşsinler diye koyduğu kese kâğıtlarından birine sardı. Evden besmele çekip sağ ayakla çıktı.

 

Odanın içi kendinden evvel gelenlerle doluydu. Selamlaştı. Gelin, içerdeki odada bebeğiyle yatıyordu. Onun yanına geçti. Başına al bir tülbent bağlamışlardı. Adettendi bu. Yeni doğum yapanlara al basmasın diye, al renkli tülbent bağlanırdı.

 

“Hayırlı olsun kızım.” deyip hediyesini bıraktı. Allah analı babalı büyütsün.” dedi. Yeni doğum yapmış kadının yanında fazla durulmazdı. Tekrar büyük odaya geçti. Kadınların bir kısmı kendi aralarında konuşuyor bir kısmı da televizyon seyrediyordu. Münevver Teyzenin televizyonu yoktu. Renkli televizyona baktı. Beyaz saçlı beyaz sakallı bir adam, adı da Hayrettin galiba.

 

“Ağaç kesmek vatana hıyanettir. Ağaç dikmek vatan borcudur. Vatan sevgisidir. Toprağı hor gören yarınları zor görür.” diyordu. Ne güzel diyordu demesine de kendi çorak toprağında ağaç mı yetişirmiş diye düşünüp dudağını büktü. Uzatılan kırklı şerbetini aldı. Sohbete daldı.

***

 

 

Münevver Teyze, o geceyi zor geçirdi. Romatizmalı dizlerinin ağrısı iyiden iyiye artmıştı. Kızlarının geldiği bir bayram, iyi gelir diye bıraktıkları merhemle dizlerini iyice ovdu. Bir gripin alıp sabaha karşı olduğu yerde sızdı. Rüyasında rahmetliyi gördü. Üstü başı kirlenmiş, yırtılmış meczuba dönmüştü. Münevver Teyzeye bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama sesi derinden uzaktan geliyor, ne dediği anlaşılmıyordu. Sadece içlerinden borç kelimesini anlayabildi. Sonra toprak olduğu yerden ikiye yarılıp üzerinde ne varsa yutmaya başladı. Eşini de içine doğru çekiyor, yutup yok etmek istiyordu. Elini tutmak için uzattı ama eşi toprakla birlikte yarıkta kayboldu. İçinde bir sıkıntıyla sıçrayarak uyandı. Rahmetli ona ne anlatmak istiyordu? Yeri mi rahat değildi yoksa? Borç, borç diye ne demek istemişti? Bir müddet kafasında bin bir soruyla yüreği çarparak yatağında döndü durdu.

 

“Hayırlara çıkar inşallah.” diyerek kalkarken, aklına televizyondaki o adamın söyledikleri düştü.

 

***

Gün daha doğmamıştı. Üzerine uzun entarisini geçirdi. Beline kalın kuşağını doladı. Tülbendinin iki ucunu başının üzerine atıp, küllenmiş ocağın üzerindeki ibriği aldı. Münevver Teyze, güneşin ilk ışığı toprağa düşer düşmez dışarıya çıktı. Bahçeyi saran çitleri bütün gücüyle söküp attı. Sonra kazmayı eline aldı. Toprağa vurdu.

 

“Karnın yardım kazmayınan  belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sadık yârim kara topraktır”  türküsünü diline doladı. Kazmayı tekrar tekrar vurdu. Her tarafını delik deşik etti.

 

Günlerce karşı dağdan sırtında toprak taşıdı. Getirip bahçesine döktü. Tezeklerle toprağı gübreledi. Yoruldu ama dinlenmedi. Geceleri dizleri daha çok sızladı ama yatağında dönmesine fırsat kalmadan hemen uyudu. Kimselerden yardım istemedi, medet ummadı. Usanmadan günlerce uğraştı. Geçmişinin can yakan anılarını, toprağın karnına gömmek istercesine deşti toprağı.

 

Köylüler, bu hummalı çalışmalarını görünce şaşırdılar. Bir anlam veremediler. Münevver Teyze durdu durdu işe kalkıştı, yalnızlıktan aklını yitirdi garibim herhalde dediler. Bunadığını düşündüler. Bir işin ucundan da biz tutalım dedikçe, Münevver Teyze:

 

“Yo, bu benim borcum.” dedi. Kimseyi bahçeye yaklaştırmadı. Köylüler ne borcu olduğunu anlamadılar, sorsalar da cevap alamadılar.

 

Sonra alışıp ses etmediler.

 

Sonra da onu kendi haline bırakıp evlerine çekildiler.

 

Yağmurlar, bereketli damlalarını Münevver Teyzenin bahçesine cömertçe bırakıp, toprağı yumuşattılar, iyice tava getirdiler.

 

Bir gün karıncalar çıka geldi.

 

Bir gün de solucanlar.

 

Bir gün toprağa atılan erik çekirdeği, kış boyu toprakta saklanıp, baharda kök saldı ve yeryüzüne çıktı. Cılız bir gövde üzerinde baş verdi. Gözü gibi baktı ona Münevver Teyze, çocuğu gibi korudu kolladı. Etrafında fır döndü. Şımardı erik ağacı, boy verdi.

***

Romatizmalı dizleri artık ağrımayan yaşlı bir kadının mutlu gözleri güneşin sıcağında, erik ağacının altında uykuya dalarken; bir arı vızıldayarak beyaz çiçekli erik ağacını aradı. Uçtu, uçtu… Çiçeklerin, ağaçların olduğu bir bahçedeki evin ardından çıkageldi.

 

 

Ve beyaz çiçekli erik ağacına kondu.

 

 

 

 

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

  • 1 Yorum

Son Yazılar