Martılar
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Martılar

05 Mart 2015 - 10:30

“Anne, neden buraya geldik?”

 

“Geldik işte.”

 

“Niye geldik işte?” diye sorularım annemin kara gözlerine ısrar ediyor.

 

“Bazen sen istemediğim şeyleri yapıyorsun da, ondan oğlum.”

 

“Ne yapıyormuşum ki ben?”

 

“Hiç, öyle işte…” diyerek susuyor annem. Sonra bir ara sanki bir şey diyecekmiş gibi aralanıyor ağzı. Gözleri geceden de kara olup gerisin geri susuyor. Üşüyorum sessizlikten, anneme sokuluyorum iyice. Sıkıca sarılıyorum üzerindeki pazen elbisenin eteğine.

 

“Anne.”

 

“Efendim.”

 

“Sen neden bu kadar sıcaksın?”

 

“Sevgi sıcağı bu, oğlum.”

 

Ana-oğul ilişip gecenin kıyısına, oturuyoruz kumlara. Uzaktan denizin dalgın sesi geliyor kulağıma. Serinlik kararan bir şefkatle okşuyor saçlarımı. Kumların üzerinde ağır aksak ayak sesleri duyuluyor birden, can sıkarak. Bize doğru yaklaşıyor ağır aksak adımlar. Bu yürüyüşü tanıyorum. Sevmiyorum aşinalığını bu seslerin. Yüzümü buruşturuyorum.

 

“Ne o, ana oğul yine gelmişsiniz buraya. Oturmuşsunuz koyun koyuna. Bir zahmet kalkın da feneri yağlayıverin.” diyor bize işveren, aşina ama sevilmeyen ve de yüzüne karşı itiraf edilemeyen ayak seslerinin sahibi. Hamdi’nin hor görmüşlüğü önce geceme, sonra çocukluğuma düşüyor topallayarak. Annem hiç ses etmeden, beni kucağından itip ayağa kalkıyor:

 

“Sabaha yaparım, acelesi yok ya.” diyerek elimi tutup yürüyor. Ardımızdan da Hamdi’nin adımları takılıyor peşimize. Çocukken geçirdiği kazanın izi, isminden önce düşüyor önüne. Topal Hamdi, kumlarda ayağının tekini sürükleyerek, tekini sıçratarak sürüyor bizi hayatın ters köşesine. Biz önde, o arkada yürüyoruz tahta kulübemize doğru. Ağır ama aksamadan gece de yürüyor bizimle.

 

“Anne.”

 

“Efendim.”

 

“Ben bu Topal Hamdi’yi hiç sevmiyorum.” diye fısıldıyorum. Annem telaşla beni susturuyor. Elimi daha bir sıkı tutuyor. Aslında ben anneme böyle demeyi oyun haline getirdim epeydir. Böyle konuştuğumu duyunca adımlarını hızlandırıyor Topal Hamdi, bize yetişemiyor. Hep arkalarda kalıyor. Başımı çevirip baktığımda küfürlerini sigarasına ekleyerek kararıyor ardımızdan. Dişlerimin arasından çıkan “sevmiyorum” fısıltısını rüzgâr ona ulaştırdı mı acaba, diye endişeleniyorum. Annemden boşta kalan elimi cebime sokup geriye kaçamak bir bakış atıyorum. Kumlar telaşla sıçrıyor kaçtığımız geceye. Adımlarımı daha bir hızlandırıyorum. Topal Hamdi işte, diyorum usulca. Sinsi sinsi gülümsüyorum.

 

Burada gün erkence kararıp, erkence ağarıyor. Gün karardı mı uyuyoruz, ağardı mı uyanıyoruz. O akla kara arasında, her tarafından rüzgârın girdiği tahta kulübemizde gecenin yalnızlığını hissederek uyuyoruz. Bazı geceler kapımıza Topal Hamdi geliyor. O uğursuz vakitlerde müsaade istemeden içeri giriyor. Anneme:

 

“Seni, delinle birlikte başka kim kabul eder ki?” diyor.  Annemin tülbendindeki oyalara sigarasının dumanını üflüyor. Oyalar sallanıyor bir bir. Topal Hamdi’nin, her gelmesinde beni dışarı atıyor. Ağır bir tütün kokusuna karışıyor küfürleri. Gözleri annemin gözlerine doğru parlıyor. Sonra Hamdi, topallayarak bana dönüp:

 

“Çık ulan dışarı, it. Çağırana kadar da gelme.” diye tıslıyor tütün sarısı dişlerinin arasından. Korktuğumdan çağrılana kadar kapının önünde bekliyorum. Fenerin ışığına bakıyorum uzaktan ama aradaki karanlığı geçip ona ulaşmaya cesaretim yok. Kapının merdivenine oturuyorum usulca. İçerden sesler geliyor. Merak edip parmaklarımın ucunda yükselerek tahta aralıklarından birine gözümü dayıyorum. Topal Hamdi parmağını annemin gözüne gözüne uzatarak bir şeyler söylüyor. Topallayarak yürüyor kilimin desenlerinde. İçimden onu tekmelemek geçiyor. Gözümü aralıktan ayırıp tekrar yere çömeliyorum. Annemin cebime koyduğu kâğıt mendilden bir parça koparıp iki parmağımın arasında yuvarlayıp sağ kulağıma sokuyorum. Sonra bir parça daha koparıp tekrar yuvarlayıp onu da sol kulağıma sokuyorum. Şimdi sesler kesildi. Sadece kendimi duyuyorum. Kollarımı iki dizimin etrafına dolayıp çenemi de dizlerime dayıyorum. Saymaya başlıyorum. On deyince Topal Hamdi gidecek diye de dilek tutuyorum kaymayan yıldızlarıma doğru.

 

“Bir… İki… Üç… Dört… Beş… Altı…”

 

Yedi… Sekiz… Dokuz… On

 

Kırmızı don.

 

Gel bizim bahçeye kon.”

 

Ne kadar zamandır burada oturduğumu bilmiyorum. Yaz olduğu halde üşüyorum. Annem bana saymayı buraya kadar öğretti. O güz okula verdiğinde, öğretmenim beni istememişti. Hem okuyamıyormuşum hem de sınıftaki çocukları rahatsız ediyormuşum. Saç çekmem neyse neymiş de geçenlerde bitli Zehra’nın boğazını sıkmışmışım. Öbür çocuklar çok korkmuşmuş. Zehra’nın gözleri kaykılıp yüzü morarmışmış. Elimden zor almışlarmış. Hem zaten iyi bir öğrenci olsaymışım bu kadar çok okul değiştirmezmişim. Babam kimin nesiymiş, belli değilmiş. Oysaki ben Zehra’yı diğer çocukların “bitli, bitlii” diye seslenen alaylarından kurtarmak istemiştim. Çocuklar böyle bağırınca Zehra hep ağlıyordu. İstemiyordum onun kara gözlerindeki yaşları seyre koyulmayı. Akmasın gözlerindeki yaşlar istiyordum. Zehra yaslanmasın istiyordum. Diğer çocuklar kötüydü. Onu sevmiyorlardı. Beni de sevmiyorlardı. Birden annemin eli düşüyor omzuma. Hatırladıklarım aklımdan uçup gidiyor. Beni usulca oturduğum yerden kaldırıp içeriye alıyor. Hemen yatağımın sıcacık koynuna giriveriyorum. Hamdi ağzı açık horluyor. Kulübeye düşen fener ışığına, kulağımda kâğıt mendillerle uyuyorum. Gün ağarıncaya dek rüyamda Hamdi’ye tekmeler atıyorum durmadan. Durmak da istemiyorum.

 

Bu sabah gün çabuk ağarıyor. Yorganı üzerimden atıp dışarıya fırlıyorum. Annem kapı önündeki tahta masaya en sevdiğim kahvaltıyı hazırlamış yine. Ekmekleri dilimleyip üzerlerine sana yağ sürmüş ve yağın üzerine bolca toz şeker serpmiş. Yanlarına da süt koymuş. Kendisi ortalıkta yok. Nerede olduğuna fazla takılmıyorum. Ne de olsa bir avuç yer bir yerlerdedir işte. Şekerli ve yağlı ekmeklerimi hızla yiyip masadan kalkıyorum. Güneşin altından fenerin serinliğine koşuyorum. Alışkın olduğum fener merdivenlerini hızlı hızlı çıkıyorum. Merdivenin karanlığında bir martı buluyorum. Belli ki buraya, fener boşluklarından girip sonra da hızını alamayarak duvara başını çarpmış olmalı. Usulca yanına çömeliyorum. Başı kanıyor. Minik kahverengi gözleri acı ile bana bakıyor. Canı çok yanıyor olmalı. Bir damla gözyaşı başındaki kana karışarak beyaz tüylerine akıyor. Çırpındıkça kanatları betonun soğuğuna çarpıyor. İçindeki korkudan da durmadan çırpınıyordu ortalık yerde. Şefkatle martının kanayan yarasına bakıyorum. Onun iyileşemeyeceğini, ölümünün geç geleceğini sanıyorum. Bu yarayla çok acı çekeceğini düşünüyorum. Üzülüyorum. İçim cız ediyor. Martının o halini görmemek için başımı öte yana çevirip, fenerin sönmüş ışığına doğru bakıyorum. Beklemekten daralıyorum. Anneme seslensem mi acaba, diyorum içimden ama o da nerde bilmiyorum. Martı tekrar çırpınmaya başlıyor. Daha fazla çırpınıp canı yansın istemiyorum. Nazlı kanatları zarar görmesin diye usulca elime alıyorum. Çırpınmak istiyor. Ben sıkıyorum…

***

 

 

Sıkıyorum dişlerimi okuldaki, “Deeliii...Deeliiii” diye bağıran çocuk seslerine. Etrafımda döne döne elleriyle tempo tutuyorlar. Kara gözleri düşüyor yanaklarımın kızarmışlığına. Avuçlarım terleyip duruyor ortalarında, göğsüm hırstan hızla inip inip kalkıyor. Kulaklarıma doluyor acımasız sesleri. Etrafımda dönerlerken gözleri parlıyor. Başları göğe eriyor ben kızdıkça seslerine. Ellerim annemin kâğıt peçetelerini arıyor. Cebimden çıkarıp bir parça bir kulağıma bir parça diğer kulağıma tepiyorum. Sesleri duymuyorum artık. Saymaya başlıyorum:

 

“Bir… İki… Üç… Dört… Beş… Altı…”

 

***

Usulca açıyorum gözlerimi. Avucumda martının göğsü dışarı fırlayacakmışçasına çarpıyor... Çarpıyor... Sıkmaya başlıyorum boynunu. Çarpıyor göğsü. Sıkıyor, sıkıyorum… Çarpıyor. Sıkıyorum martının minikliğini, çaresizliğini. Çıt diye bir ses hissediyorum beyaz boynundan. Avucuma düşüyor cansız bedeni. Avucumu saklamaya kalkışmıyorum.  O artık acı çekmiyor ki.

 

Birden aşağıdan ayak sesleri geliyor. Martıyı hemen arkama saklayıp inmeye başlıyorum. Topal Hamdi karşılıyor yarı yolda beni. Usulca yanından sıvışıp kaçmaya çabalıyorum ama kulağımdan yakalıyor.

 

“O ne? Ne saklıyorsun arkanda? Ulan sen yine mi martı öldürdün köpoğlu?” diyerek kulağımı büküyor. “Ben seni şimdi eşek sudan gelinceye kadar dövmez miyim ha?” diyor. Aklıma geçen gün beni dövdüğü kalın dal parçası geliyor. Çok korkuyorum. Titremeye başlıyorum. Gerçi dayaktan sonra o dal parçasını yaktıydım ama ya yeni dal bulmuşsa diye içim fena oluyor. Martı elimden düşüyor, Topal Hamdi’nin ayaklarının dibine kadar yuvarlanıyor. Martıyı bahane edip hırsla bana bir tokat atıyor elinin tersi ile. İçimden aman diliyorum, dışımdan karşı duruyorum Topal Hamdi’ye. Hamdi tokattan vazgeçip beni aşağıya doğru iteliyor:

 

“Yürü ulan deli, doğru sahile.” diyor. Bu sefer daha beter korkuyorum. Daha beter titremeye başlıyorum. Beni oradaki kayığa bağlayıp denize salacak sonra başımı sulara sokup  ben nefessiz kalana dek denizde tutacak. Annem hâlâ yok. Bu sefer o da kurtaramayacak. Sonra da yüzünde sarı sırıtışıyla tekmeleyecek. Şortumu indirip dal parçasıyla beni iyice dövecek. Panikliyorum. Yüreğim az evvelki martının yüreğinden daha feci çarpmaya başlıyor. Neredeyse içimden fırlayıp Topal’ın ayakları dibine düşecek kadar şiddetli atıyor. Birden itiyorum tüm gücümle onu, ellerinden kaçmaya çabalıyorum. Hamdi topallayarak duvara tutunmaya çalışıyor ama ayağı kayıp düşüyor. Yuvarlanıyor aşağılara doğru. Boğuk bir ses çıkarıyor. Sonra o ses de çıkmaz oluyor. Bir müddet korkudan aşağıya inemiyorum. Buz gibi fener duvarında ölü martı ve ben, onun duyulmayan yürek sesleri, benim susmayan yürek gümbürtülerimle bekleşiyoruz. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Kulağıma annemin sesi çalınıyor birden. Çekinerek aşağıya iniyorum. Merdivenlerin dibinde Hamdi gözlerini kapamış yatıyor. Belli ki uyuyor. Annem sessizce Topal Hamdi’nin yatışına bakıyor. Benim indiğimi fark edince, alıp kulübemize götürüyor. Yemeğimi yememi istiyor. Sofrada kuru fasulye, soğan bir de ben varım.  Yemeğimi yerken o gidiyor. Tutamıyorum kendimi ekmeğimi elime alıp ısıra ısıra gizlice annemin peşine düşüyorum.

 

Annem ses etmeden Hamdi'ye bakıyor. Bir müddet eli alnında bekliyor öylece. Sonra eğilip Hamdi'nin iki kolunun altından tutup sürüklemeye başlıyor. Hamdi ne topallıyor ne de ses ediyor sürüklenişine. Olduğum yerden annemin boncuk boncuk terlerinin yuvarlanıp düşüşünü görüyorum. Hamdi'nin bacakları kumları çize çize sürüklenip sessizce boyun eğiyor annemin verdiği yöne. Ardında kıpkırmızı kan izi bırakıyor. Kayanın dibine gelince duruyor annem. Benim oynamak için Hamdi'den aşırdığım küreği alıp kazmaya başlıyor kumu. O kazdıkça benim martılarımın cansız bedenleri çıkıyor ortaya bir bir. Annem cansız martılarıma hiç aldırmadan kumları kazmaya devam ediyor. İyice derinleştiriyor. Kocaman bir çukur açıyor orta yere. Sonra Hamdi'yi tutup yatırıyor çukurun içine. Annem martıları da yatırıyor içine. Önce Hamdi'nin yüzüne örtülüyor martıların cansız kanatları. Sonra Hamdi görünmez oluyor martılardan. Kimse ses etmiyor bu örtünmelere. Tepede güneş yavaş yavaş kararıyor. Ardımı dönüp annemin beni bıraktığı yere yürüyorum ellerim cebimde.

 

Kaç zaman sonra annem yanıma geliyor. Yüzüne bakıyorum. Bana:

 

“ Doydun mu?  Hadi yine sahile kadar koşalım.”  diyor.

 

“ Koşalım.” diyorum nasıl parıldadığını bilmediğim gözlerimle.

 

Koşuşarak iniyoruz sahile. Bir annem beni yakalıyor, bir ben annemi yakalıyorum. Sahile varınca yıldızlarla beraber oturuyoruz kumlara. Bu gece deniz başka konuşuyor çakıl taşlarına. Yıldızlar sıkıldıkça bulundukları yerden, annemin saçlarına kayıyorlar parıldayarak. Anneme dokunamadan, düşüyorlar denize tek tek ve düştükleri yerlerde ses çıkarmadan sönüyorlar. Ben daha bir sokuluyorum annemin pazen entarisine:

 

“ Anne! Topal Hamdi, bu gece yanımıza gelir mi?”

 

“Gelmez.”

 

“ Hiç mi?”

 

“ Hiç.”

 

Sessizce bakıyorum gözlerinin uzaklara dalışlarına. Kucağından avuç avuç topluyorum çocukluğumun kırık döküklüğünü, salıveriyorum göğün yüzüne.

 

“ Anne! Topal Hamdi, hiç uyanmasın olur mu?”

 

“ Uyanmaz.”

 

“ Hiç mi?”

 

“ Hiç.”

 

Seviniyorum içten içe.

 

Başımı annemin omzuna yaslıyorum:

 

“ Anne! Sen neden bu kadar sıcaksın?”

 

“ Sevgi sıcağı bu, oğlum.”

 

Elimi cebime sokup,  kâğıt mendilleri çıkarıp, usulca kuma gömüyorum.

 

 

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar