Sudan Çemberler
Ataman Kalebozan

Ataman Kalebozan

Sudan Çemberler

07 Mart 2016 - 09:59

Geçen hafta sonu, yapmam gereken bir şeyi yapmak için yola koyulmadan önce eşimi telefonla aradım. Çocukları sinemaya götürmüştü. Onlar eve gelene kadar dönecektim. Gönülsüz de olsa kabul etti. Üzerime hırkamı geçirip arabama bindim. Bir an gitmekten vazgeçmeyi düşündüm. Kaç defa vaz geçmiştim zaten. Bu sefer olmazdı. Gitmek zorundaydım. Kontağı kararlı bir şekilde çevirdim. Yoğun bir trafikten sonra arabalar gittikçe seyrekleşti. Yokuşun başına geldiğimde çevreye sıralanmış evlerde birkaç kadın kapı önlerindeki çamaşırlarını yağmur bastırmadan toplama telaşındaydı. Yokuşun sonuna geldiğimde yıllar öncesinden tanıdığım yola sapmak üzere direksiyonu kırdım.


Uzun ince toprak bir yoldan gidilirdi bizim evimize. Arabanın içinde hasat edilmiş tarlaların sessizliği vardı. Birden önüme çıkan teyzeyi ezmemek için hızla frene bastım. Araba kayıp tozları havaya kaldırarak durdu. Korkmuştum. Mahcup bir şekilde hemen arabadan inip yanına gittim. Telaşla “İyi misiniz teyzeciğim?” dedim. Yüzüme bakmadan “Koca kadını da mı görmüyosun, boyu devrilmeyesice?” dedi. Şaşırmıştım. Bir şey diyemedim. Bastonuna dayana dayana yılgın adımlarla yürüdü. Az ötedeki bir evin bahçe kapısını itip içeri girdi. Orada öylece kalakalmıştım. Teyzenin girdiği eve baktım hiç tanıdık gelmedi. Yeni yapılan evlerden biri olmalıydı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Havaya ince bir hüzün gibi sinmişti kara bulut. Yağmur yağdı yağacaktı. Oyalanmadan hızlı adımlarla arabama gittim. Hemen yolun kenarına park ettim. Evimiz birkaç adım ötemdeydi.


Evimiz… Her bahar beyaz kireçle boyanan evimiz. Kapısının önünde dut ağaçları, kaysı ağaçları olan; dallarında salıncağımız, dutları didikleyen kuşları olan evimiz. Yağmur yağınca ortaya çıkan mor solucanları, solucanların peşinde koşan tavukları, gürük dediğimiz anne tavukların peşinde civcivleri olan; sobasının üzerinde su dolu bakır ibrikleri olan, içinde çocuk yüreklerimizi büyüttüğümüz evimiz, unutulmuşluğun soğukluğu üzerine sinmiş kırgın, kırık bahçe kapısı ile az ötemde öylece duruyordu. Kırık tahta bahçe kapısı paslanmış bir telle yanındaki kütüğe tutturulmuştu. Kapının aralıklarından bahçeye baktım.

“Ooooo, ben gittim Sümbül Hanıma…Sümbüller açmış, selli sefil olmuş…Su bulamamış, yemek yapamamış…Sümbül, Sümbül tek…Sümbül, Sümbül tek…Annek mannek dostum


Ben sana küstüm”


“Ben yendim. Önce ben seçiyorum” diye bağırdım. Adımlamada bu sefer de ben kazanmıştım. “Döndü, Hülya, Nedim, Melek bendensiniz. Diğerleri de Hatice’ den olacaklar.” Hatice bizden büyüktü. Annesi “Bu gün evlendirsem evlenecek yaştasın. Hala oyun oynuyorsun. Otur da bir iki çeyiz hazırla. “diye kızardı. Dinleyen kim? Herkes oyun oynayacağımız alandaki taşları ayıklamaya başladı. Ben annemden gizli aldığım su dolu bakır ibrikle toprak alanın tam ortasında durdum. “Çekilin.” dedim. İbriği ileri doğru uzatıp kendi etrafımda dönmeye başladım. Dönerken ibrikteki suyu da döküyordum. Toprağı çizmek için tebeşirimiz yoktu. Biz de çemberimizi su ile çizerdik. Sıcak havada hemen buharlaşıp kurumasın diye çizginin üzerinden birkaç defa gittim. Bakır ibriği dut ağacının gölgesine bırakıp benim takımı da alarak dairenin içine girdik. Hatice’ nin grubu dairenin dışında kaldı. Sonra bahçeyi bir bağrış çağrış kaplardı. Dairenin dışındakiler çizgiyi geçmemeye çalışarak içerde yakaladıklarını dışarı çekerlerdi. Bu son oyuncuya kadar sürerdi. Çemberin içinde en son kalan, oyunu kazanırdı. Çemberin dışına ilk çekilen de bir sonraki oyunda ebe olurdu.


O günkü saklambaç oyunumuzda Hülya ebe olmuştu. Herkes saklanacağı yerlere doğru kaçıştı. Ben gözüme tavuk kümesini kestirmiştim. Koştum. İki büklüm olup kümese girdim. Tüneğe tünemiş tavukların altına saklandım. Dışarıdan sobelenen arkadaşlarımın sesini duyuyordum. En sona ben kalmıştım. Ebe epeyce beni aradı. Bulamadı. Ebe beni bulamadıkça ben içten içe seviniyordum. Birazdan bana çay içirecekti. Arkadaşlarım arada bir elma dersek çık, armut dersek çıkma diyorlardı ama ben ne olursa olsun çıkmayacaktım. Kesin kararlıydım ebeden çay içecektim. En sonunda ebe beni aramaktan vazgeçip “Zehra, çay içirdim. Çık.” diye bağırdı. Ben olduğum yerden kasım kasım kasılarak çıkmaya çalışırken bir yandan da “Buradaydım. Bulamadınız işte.” diye bağırıyordum. Herkes tavuk kümesine saklanmayı akıl ettiğim için bana gıptayla bakacak, kendileri akıl edemediği için de hayıflanacaklardı. Burnum bulut yırtarak gelip bana ikram çamurdan yapılmış ince belli çay bardağımdan hüpleterek çayımı içecektim. Öyle bir hüüp sesi çıkaracaktım ki canları çekecekti. Yanında da çamurdan kurabiyelerimi afiyetle yiyecektim. Kümesten çıkıp arkadaşlarıma doğru yürümeye başlayınca hepsi bana bakarak bir ağızdan bağrıştılar. Ne olduğunu anlamamıştım. Şaşkın şaşkın yürümeye devam edince kaçışmaya başladılar. Hatice bir yandan bizim eve doğru koşuyor bir yandan da “Münevver teyzeee, Münevver teyzeee..Anneee, anneee..” diye hem benim anneme hem kendi annesine sesleniyordu. Olduğum yerde kalmıştım. Ne olup bittiğini anlamamıştım. İn Hatice’nin annesi ile benim annem telaşla dışarı çıktılar. Beni görünce “Zehra ne bu halin?” diye bağırdılar.


Her yerim bembeyaz tavuk biti olmuştu. Annem gazyağıyla saçlarımı tarayıp temizlemişti. Günlerce saçlarım gazyağı kokmuştu. Elbiselerim de yıkanıp kuruduktan sonra çaputtan top olmak üzere bir köşeye katlanıp kaldırılmıştı. Akşam yatağa girmek istemeyince annemin “Akşam yatmazsınız, sabah kalkmazsınız.” diyen sesiyle uyuyup kaldım. Bir süreliğine Bitli Zehra olmuştum ama olsundu, çayı da ben içmiştim ya. Oh canıma değsindi.



“Kızım sen burada ne yapıyorsun? Öylece dikilip duruyorsun?” diyen sesle irkildim. Anılarımdan istemeden beni koparan bu sese döndüm. Az evvel bana kızan teyzeydi. Kansız bembeyaz yüzüne baktım. Tülbendinin altından görünen saçları beyazlamış, çizgiler yüzünde derinleşmişti ama gözleri hala aynı bakıyordu. Masmavi, kocaman ve hala sarı kirpikliydi. Hatice’nin annesiydi. O da beni tanıdı. Kuru kemikli titrek ellerini özlemle öpüp başıma koydum. Sarıldık. Biz buralardan gittikten sonra evimize gelen kiracılar iyi bakmamışlar. En son çekip gidenlerden sonra da taşınan olmamış. Köpeğimiz Flor eşyalarımızı götüren kamyonun ardından uzun süre koşmuş. Apartmanda köpeğimize yer yokmuş. Bazı geceler ulurmuş. O zaman Hatice “Tabii Zehraları özledi hayvancağız.” dermiş. Pencereye burnunu dayayıp evimizden tarafa bakarak iç çekermiş. Bir gün belediyeden gelip başıboş tüm köpekleri toplamışlar. O günden sonra Floru gören olmamış. Dut ağaçları da kesildikten sonra kuşlar terk etmiş bahçeyi. Biz de çok vefasızmışız. Niye bayramlarda seyranlarda gelip elini öpmemişiz.


Konuşa konuşa bahçeye girip evimizin kapısına geldik. Birkaç tanıdık çivi karşıladı beni. Onlar da bulundukları yerde paslanıp kalmışlardı. Artık kapı kapanmıyormuş. Yazın çocuklar gelip burada oyuncak silahlarla garip bir oyun oynuyorlarmış. Saklambaç, körebe, yakar top, on beş taş nedir bilmiyorlarmış. Yağmurlardan sonra bahçede çivi saplamaca da oynamıyorlarmış. Onların çamurdan kurabiyeleri, ince belli bardakları yokmuş. Hele sudan çemberleri hiç olmamış. Hatice’nin annesi eski günlerin hatırına gelip gidip evimizi kolaçan ediyormuş. Biz tekrar ne zaman gelecekmişiz. Annem babam nasılmış. Babamı geçen sene kanserden kaybettiğimizi söyleyemedim. Yıllarca yağan kar, yağmurla beraber kireç badanalı evimizin badanaları da akmış. Duvarlar yer yer çizgi çizgi siyahlaşmıştı. Sudan çemberimiz çoktan buharlaşıp yok olmuştu. Hatice geçirdiği trafik kazasında ölmüş. Hatice’nin annesinin adı neydi hiç bilmiyorum. O bizim deli dolu teyzemizdi. Bize kızdıkça soykalar diyen teyzemizdi. Sevildiğimizden emin olduğumuz teyzemizdi. Ayrılma vakti gelince ısrarla beni evine davet etti. Kırk yıllık hatırı olan kahvesinden ikram edecekti. Ben evime geç kalmak istemediğimi söyledim. Bir dahaki sefere çocuklarla gelecektim. Çocukluğumun bahçesinde ayak izlerimin üzerinde onlar da koşacaklardı. Sözüm sözdü. Elini öptüm. Boynuna sarıldım. Gözlerimiz nemlendi. Birbirimize göstermedik. Ben arabama binip giderken dikiz aynasından gördüm Hatice’nin annesi elindeki pet su şişesi ile ardımdan su döküyordu. Bir ara alelacele bahçe kapısına iliştirdiğim levhada “Satılık Ev” yazıyordu.

 

 

 

Ataman KALEBOZAN

atamankalebozan@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar