Atatürk Türkiye’sinden, Humeyni’nin İran’ına…
Aziz Dolu Atabey

Aziz Dolu Atabey

Atatürk Türkiye’sinden, Humeyni’nin İran’ına…

08 Temmuz 2016 - 10:08

Rıza Palani’nin, İngiliz ve Rusların desteği ile Kaçar/Türkmen Hanedanlığını yıkması ve Şah Rıza Pehlevi unvanını almasına kadar yani 800’lü yıllardan 1925’e kadar geçen uzunca sürede, Acem diyârı olarak da adlandırılan bölge Türk yurdu olmuş; Türkler tarafından yönetilmiştir. Oldukça milliyetçi olan Kaçarların yanı başında oldukça milliyetçi/Türkçü olan Kuva-yı Millîyeciler de çıkıp Türkiye Cumhuriyetini kurunca bölgede çıkarları olan İngilizler ve Ruslar telaşlanmışlardır. Öyle ya Deşt-i Kıpçak yani Kıpçak bozkırlarından başlayıp Türkistan’a, daha da ilerideki Saha’ya (Saka, Sakha) kadar Rusların; Ortadoğu’dan, Hindistan’a hatta Hong Kong’a kadar İngilizlerin çıkarları söz konusudur. Çıkarları ve yayılmacı (imperial) emelleri…



1923’te din eksenli Osmanlı Hanedanlığının son bulup, anayasada ifadesini bulan Türk vatandaşlığı kavramı ile haldeş (hemhal) olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan 2 yıl sonra günümüzde pek de doğru olmayan bir tanımlamayla Azerbaycan olarak adlandırılan; öncesinde ise başta Batı kaynakları olmak üzere birçok eserde “Türkomania” yani Türkmen ülkesi olarak adlandırılan ve nüfusunun büyük çoğunluğu Oğuz Türklerinden oluşan bölgedeki bir başka Türk Hanedanlığı olan Kaçarların iktidarına son verilmeseydi ne olurdu? Avşar Nadir Şah’ın, devamında Gagauz (Gökoğuz) İsmail Enver Paşa’nın, Gâzi Mustafa Kemal Paşa’nın hayali, ülküsü (ideal) olan Türk Birliği’nin önündeki mezhep engeli yahut sorunu da ortadan kalkacaktı doğal olarak. Ama olmadı, olamadı…


Rıza Palani’yi başa getiren -İngiltere merkezli- Batı dünyası baktı ki Rıza Palani, Farisî milliyetçiliğine kayıyor. Bu duruma bir çare düşündü. Çareye, bahaneyi de yine Rıza Palani verdi koz olarak. Neft (petrol) kaynaklarının millîleştirilmesi; Rusya’ya yakınlaşma… diye giden eylemler (icraat) Batı dünyasında hoş karşılanmadı. Yönetimin her an yıkılabileceği, baskı ve zulümlerden bıkan Türklerin ayaklanarak başa geçebileceği bir zaman diliminde millîliği ortadan kaldıran, mezhebî temellere dayalı hareket eden Humeyni yönetimi (regime/rejim) iş başına getirildi. Tıpkı Suriye olarak adlandırılan eski Şam vilayetimizde olduğu gibi!.. Darbeyi ilginç kılan noktalardan biri de Şah tarafından sürgün edilen Humeyni’nin uzun yıllar Bursa’da zorunlu ikâmet etmesiydi bu arada. Humeyni’nin, Batı -özellikle de Fransa- destekli bir darbe ile başa geçmesi Türkler için rahatlama getirmedi. “Siz, Türk değilsiniz; şiîsiniz” telkinleri (propaganda), baskıları, zulümleri aldı başını gitti. Türkmen kadınlarının, Akkoyunlu devletinin beyaz bayrağından bu yana başörtüsü olan beyaz yazmaları, yaşmakları bile yasaklandı. Çarşaf giyme zorunluluğu getirildi. Kısacası (vel’hasıl) Türk kimliği çarşafa dolandı kaldı.



Sahi “Türk değilsiniz; şiîsiniz” telkini (propaganda) sizlere de tanıdık gelmiyor mu? Hani adı Türkiye olan bu güzel ülkede yıllar yılı “Türk değil, Müslüman’ız” geyiğine maruz kalmadı mı bu millet? Dahası “Türk değil, Müslüman’ız” diyen zevat devamında “Araplar bizim kardeşimizdir” demiyor muydu? Araplar, Arap oluyor; Farisîler, Farisî oluyordu da Türk, niye Türk olamıyordu? Bu nokta niye hiç sorgulanmıyordu? Ezan meselesi dışındaki bütün dinî eylemleriyle (icraat) -neredeyse- Abdülhamit Han’ın bir devamı, tamamlayıcısı olan Atatürk’e karşı duyulan yersiz ve mesnetsiz düşmanlık da cabası!.. İngiliz ağzı ile konuştuklarından bile habersiz olan dinci çevrelerin, dönüp de Atatürk’e “İngiliz ajanı” imasında, suçlamasında bulunmaları gerçekten de gülünç (trajikomik) bir durumdur. İngilizlerin, “cihan devleti” olma iddialarını sükut-u hayale uğratan iki Türk’e; İsmail Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk’e olan düşmanlıkları her ne kadar anlaşılır olsa da!..



İran, dinci devrimden sonra bambaşka bir mecraya yöneldi. Humeyni devrimiyle birlikte bölgesel güç olma yolunda, Irak’a el attı. Irak’ın özellikle şiî Arap nüfusunu yanına çekmeye çalıştı. Başarılı olamadı. Sonra Türkiye’ye el attı. En başta, o dönemde sosyal demokrat-sol çizgide bulunan Türk Alevîler buna şiddetle karşı çıktılar. Hanefî çoğunluk zaten karşı!.. Haliyle İran, kabuğuna çekilmek zorunda kaldı. Uzunca bir süre İslâm dünyasından tecrit edildi. Batı ile -özellikle de İsrail’in korumalığını (bodyguard) yapan Amerika Birleşik Devletleri ile- sorunlar günden güne arttı. Askerî, iktisadî, irfanî (kültürel) vd. tecritler (ambargo) İran’ı yaşanmaz bir ülke haline getirdi.



“Azerbaycan’ın sevinci, sevincimiz; kederi, kederimizdir” diyen Atatürk’ün ülkesinde, o büyük insanın ölümünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Anadolu Türklüğünün, bin bir yoklukla boğuştuğu Kurtuluş Savaşı yıllarında alınan paranın, neftin (petrol) karşılığını nasıl ödeyelim diye soran Ankara Hükümetine “Kardeşler arasında borç mu olur?” diyen Neriman Nerimanov’un ülkesi Kuzey Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra “Onlar şiî, biz sünnîyiz. Onlar İran’a yakın.” diyen Turgut Özal’a rağmen Azerbaycan Türkleri, Türkiye’ye koştuğuna göre mezhepçilik taassubu boş iş... Haddizatında Anadolu ve Azerbaycan Türkleri bir elmanın iki dilimidir. Kızıl Elma’nın!.. İşin tuhafı, devletlerarası siyaset söz konusu olduğunda bütün dünyada “düşmanımın düşmanı, dostumdur” düsturu geçerlidir. Ama Türkiye sanki “düşmanıma ayıp olmasın” mantığı ile bu yola başvurmaz. Yarısı Türk, İran’a; dörtte biri Türk, Irak’a, Yunanistan’a, Bulgaristan’a… bu düsturu uygulamamıştır. Korkaklık mı, beceriksizlik mi yoksa millî şuurdan yoksunluk mu? Umarız sonuncusu değildir. Hele de “ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle Türk irfanına (culture/kültür), Türk vicdanına tercüman olmuş bir adamın, “adam gibi adamın” kurduğu devlette!..



Şimdilerde İran yine bölgesel güç olmaya çabalıyor. Nükleer silah sahibi olmasına göz yuman Batı dünyası, iktisadî tecridi (ambargo) de kaldırdı bildiğiniz gibi. Niye? İran cephe (block/blok) ülke de ondan!.. Türkiye ile Türkistan arasında cephe. Sünnî/Mâturîdî Türk dünyası ile sünnî/Eşârî Arap dünyası arasında cephe. Dahası Kaşgar’dan, Mostar’a; Kazan’dan, Kartaca’ya kadar uzanan İslâm dünyasının kilidi. Haliyle Çin, Rusya, Batı dünyası hatta el altından İsrail bile İran’ın iyiliğini ister. Ve İran, Ermenistan’ın iyiliğini!.. İran’ın dinî lideri de demiyor muydu zaten: “Biz, Karabağ savaşında Ermenistan’a yardım ettik. Etmeseydik, Türkler, Karabağ’dan sonra Tebriz’i de alırdı” diye!..



Sözün özü: Siz bakmayın, pavyondaki “o yollu” kadınlarla Amerikan askerleri arasında yarım-yamalak İngilizcesiyle muhabbet tellallığı yaparak kariyerine başlamış cumhurbaşkanı eskisinin ne dediğine. “Türk Birliğine inanıyorum. Onu görüyorum” diyen Atatürk’ün Türkiye’si ile , “Türk’ün kolu bükülmez, Türk’ün gücü tükenmez” diyen Mehmet Emin Resulzade’nin Azerbaycan’ı kardeştir. Türklerin efsanevî başbuğu Alp Er Tunga’yı (aslı Tuna’dır bu arada), Urmiye Gölünün kıyısında verilen “barış yemeği”nde zehirleyip, öldürenlerin ülkesi; Humeyni’nin İran’ı ise ne dosttur, ne de kardeş… Ve Tebriz!.. Oğuz Türklerinin kalbinin attığı yerdir. Bütöv (bütün) Azerbaycan’ın gelecekteki başkentidir. Başkenti Tebriz olan bir Azerbaycan da, Türkiye ile Türkistan arasındaki altın köprüdür. Kimilerinin hayali, kimilerinin korkulu rüyası olan 21. yüzyılın “Türk asrı” olması için, Ankara ile Bakü, Tebriz’le de omuz omuza vererek bir an önce bu köprünün inşasına başlamalıdır.

 

 

 

 

 

 
 

 

*** film izle *** izle

 

Aziz Dolu Atabey

http://azizdolu.blogcu.com/

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar