Bir Cumhuriyet Efsanesi
  • Reklam
Aziz Dolu Atabey

Aziz Dolu Atabey

Bir Cumhuriyet Efsanesi

11 Ekim 2018 - 09:49 - Güncelleme: 11 Ekim 2018 - 09:58

“Şehir efsanesi” olarak adlandırılan bir kavramı duymuşsunuzdur. Kavram, aslı olmayan ama halkın, gerçek olduğunu düşündüğü hayalî durumları belirtir. Günlük hayatta sıkça karşılaşılan ve batıl inanç olarak adlandırılan durum da üç aşağı-beş yukarı buna benzer aslında. İnsanoğlu, bilime ve gerçeğe aykırı bu tür inançlardan az veya çok etkilenir ve/veya etkilenmiştir. Bu tür inançlar dinî olabileceği gibi dindışı konuları da kapsayabilir. İnsan toplulukları arasında şehir efsanesi yahut batıl inanç olarak değerlendirilebilecek misaller o kadar çoktur ki.

Şimdi sizlere bir başka efsaneden; “Cumhuriyet efsanesi” olarak adlandırdığımız bir göz boyamadan daha doğrusu yalandan söz edelim. Bunun için de, -hep birlikte- Kurtuluş Savaşı yıllarına gidelim. Macaristan’dan, Moğolistan’a; Kazan’dan, Kartaca’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya dağılmış olarak yaşayan Türklerin bir “var oluş” mücadelesine giriştiği o zor yıllara!.. Türkiye Türkleri, 20. yüzyılın başında büyük bir ölüm-kalım mücadelesi verirken; Türkistan’da da durum pek farklı değildir. Türkler için felaketler yüzyılı olan 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Balkan Türkleri neredeyse soykırıma varan toplu kıyımlara (katl-i âm), tecavüzlere, yağmalamalara uğramış; Amerikalı tarihçi JustinMc. Carty’nin -özellikle- Balkan ülkelerinin ve Avusturya, Fransa, İngiltere gibi taraf ülkelerin arşivlerinde yaptığı incelemeler sonucunda edindiği bilgilere bakılırsa büyük çoğunluğu Oğuz/Avşar Boyundan olan 2,5 milyondan fazla Türk katledilmiştir. Tataristan’la başlayan toplu kıyım ve eritme (asimilation) zamanla Kırım’a, Kafkasya’ya, Sibirya’ya ve Batı Türkistan’a (Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan) uzanmış Rus ve Ermeni/Taşnak birliklerinin toplu kıyımları, tecavüzleri, yağma hareketleri ve buna tepki olarak “Bağımsız Türkistan” davasının yiğit savaşçısı KorbaşıErgaş; Ruslar ve Türkler tarafından “Madamin” olarak adlandırılan Mehmet Emin Bek (Bey), yine Türklerin “Şirmat”, -bir gözündeki hafif şaşılık nedeniyle- Rusların “Kör Şirmat” dedikleri Şir Muhammed Bek gibi yiğitlerin öncülüğünde (leader) “Basmacılar” adıyla Türkistan Millî Kurtuluş Hareketinin doğması ile birlikte özellikle 1916-1920 yıllarında kanlı çarpışmalar yaşanmıştır. Rusların makam-mevki teklifini kabul etmeyerek Batı Türkistan’a geçen ve yer yer gerilemeye başlayan Basmacılar Hareketini derleyip-toparlamaya çalışan Enver Paşa, Buhara’nın doğusunu ve Tacikistan’ın tamamını Ruslardan kurtarmıştır. Tam da işlerin yolunda gitmeye başladığı bir anda; bir Kurban Bayramı sabahında, üstelik de bir gün önce aldığı İstanbul’dan, eşinden gelen mektubun sevinci ile bayram namazını kılmaya hazırlanırken varlığını, Türk varlığına armağan etmiştir. Yine Doğu Türkistan’ın devletleşme çabaları Ruslarla, Çinlilerin işbirliği ile defalarca sekteye uğramıştır. Yine de Doğu Türkistan 1949 yılına kadar bağımsızlığını korumuş; Türk Ordusu, ülkenin tamamına hâkim olmayı başarmıştır. Sonrasında cephane sıkıntısı had safhaya ulaşmış, ilerleyen aylarda tamamen tükenmiş ve Çinlilerin uçak, top, makineli tüfek (mitralyöz) gibi ağır silahlarla yaptıkları hücumlar karşısında zor durumda kalan savaşçılarının hayatını kurtarmak isteyen Osman Batur Han, Çinlilere teslim olmak zorunda kalmıştır. Böylece Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti de fiilen son bulmuş; 1952 yılına gelindiğinde Çinliler, Doğu Türkistan topraklarının tamamını işgal etmiştir. Kısacası Balkanlardan, Saha (Sakha/Saka) Yeri’ne kadar uzanan coğrafyada yaşanan olaylar Türk milletinin bir var oluş-yok oluş sürecine girmesine yol açmış; soykırımlar, toplu kıyımlar, tecavüzler, yağmalamalar alıp başını gitmiştir. Hatta Ruslar, Tataristan Türklerinden oluşturdukları Müslüman Kızıl Ordusunu Özbekistan taraflarına gönderip; kardeşi, kardeşe kırdırma taktiği uygulamaktan bile geri durmamışlardır. Yine ağırlıklı olarak “Rus yanlısı” din adamlarından oluşturulan “Müslümanlar Bürosu” gibi kuruluşlarla Türkistan’da, Sovyet devriminin telkinini (propaganda) bile yaptırmışlardır. Sonuç olarak Sibirya, Kafkasya ve Batı Türkistan ne yazık ki Rusların işgaline uğramıştır. Bu süreçte sadece ve sadece Anadolu Türklüğü ayakta kalabilmiş; doğruyu söylemek gerekirse (tâbir-i câiz ise) uçurumun kenarından dönülmüştür. Emperyalistlerin ve ülkemizdeki “yerli” işbirlikçilerinin Atatürk’e niçin bu kadar düşman olduklarını sanırım daha iyi anlamışsınızdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gâzi Mustafa Kemal ATATÜRK

 

Kazan, Kırım, Astırahan, Hokant gibi adlarla anılan hanlıkları birer birer yutan -Çarlık ve devamında Sovyet- Rusya, Hive Hanlığına saldırır. Aralık 1919’da saldırıya geçen Rus birlikleri, Şubat 1920’de Hive hanı Sait Abdullah’ı tahttan indirir. Moskova’ya götürülen Hive hanı burada aç bırakılmak suretiyle öldürülür. Nisan 1920’ye gelindiğinde Hive Hanlığına ait toprakların büyük bölümü Sovyet Rusya’nın eline geçmiştir. Rusya gözünü bu kez de Batı Türkistan’daki bir başka Türk devletine; Buhara Hanlığı’na diker. Buhara ve havalisinde, Buhara Hanlığı (devamında Buhara Halk Cumhuriyeti) hüküm sürmektedir ve başında da -Türkiye’ye geldikten sonra Kocaoğlu soyadını alacak olan- Osman Hoca (Xoca/Khoca/Koca) bulunmaktadır. Ankara Hükümeti bu kardeş Türk devletini resmen tanımıştır. Mustafa Kemal Paşa ile danışıklı olarak gizlice Türkistan’a giden Teşkilat-ı Mahsusa’nın efsanevî casusu Kuşçubaşı Eşref Bey İran, Afganistan ve Hindistan (Pakistan ve Bangladeş dâhil) Müslümanları ile Ankara Hükümeti arasında irtibat kurmuş; ardından da Buhara’ya geçmiştir. Ankara ile Buhara arasında resmî ilişkilerin başlaması da bu zamana denk gelir. Buhara Halk Cumhuriyeti Başkanı Osman Kocaoğlu’nun öncülüğünde; Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarınca yürütülen bağımsızlık savaşına yardım etmek için büyük bir yardım kampanyası başlatılır. Öyle ki kampanya Afganistan’a, Hindistan Müslümanlarına (O tarihte Hindistan, Pakistan ve Bangladeş henüz tek devlettir.) kadar uzanır. İşte Pakistan millî şairi Muhammed İkbal’in sırtındaki tek ceketle katıldığı kampanya, bu kampanyadır. Burada bir yanlışı daha düzeltelim. Kampanyaya destek olanlar her ne kadar “Müslümanlar” olarak adlandırılsa da yardımlar bölgedeki Türk topluluklarından gelmiştir. Benzer bir yanılgı daha doğrusu aldatmaca Trablusgarp Savaşı için de söz konusudur. Şöyle ki, Enver Paşa başkanlığında Batı Trablus’a (Libya) giden Türk subaylarının örgütlediği insanlar yerli Araplar değil; 1700’lerin başından, 1800’lerin ilk çeyreğine kadar bu bölgede bir beylik de kurmuş olan Karamanoğlu Avşarlarıdır. Hatta bazı Arap aşiretlerinin, Devlet-i Âli’ye (Osmanlı) karşı İtalyanlarla işbirliği yaptığı da bilinen bir gerçektir.

Binbaşı İsmail Enver ve Yüzbaşı Mustafa Kemal, Libya'da...

 

Anadolu’da sürdürülen ve “Kuva-yı Millîye” olarak adlandırılan millî kurtuluş hareketinin başarıya erişmesinde Türkistan yardımlarının katkısı büyüktür. Sonradan, cumhuriyet tarihinin unutulmazları arasında yerini alacak olan Osman Kocaoğlu kişisel servetinin büyük bölümüyle yardım kampanyasına katılır. Bu servet, Timurlular Devleti’nin hazinesi olup; miras yoluyla -bu devletin devamı niteliğindeki- Buhara Hanlığına kalmıştır. İleri görüşlü bir devlet adamı olan Osman Kocaoğlu, Rusların, Buhara Hanlığını işgal edeceğini öngörüp; Timur Han’ın hazinelerini Türkiye’ye nakletmek istemiştir. Dahası bizzat Timur Han’a ait Kur’an-ı Kerim, kalpak ve üzeri değerli taşlarla süslü üç adet kılıçtan oluşan bir de hediye kutusu hazırlanarak, Kuşçubaşı Eşref’e teslim edilir. Kılıçlardan biri, Kuva-yıMillîye’nin önderi olan Gâzi Mustafa Kemal Paşa’ya; diğeri, İtilaf Devletlerinin silah ve lojistik desteğini ardına alarak ilerleyen Yunan ordusunu İnönü Ovası’nda durduran Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya ve sonuncusu ise İzmir’e girecek olan ilk Türk zabitine (subay) verilecektir. Kur’an-ı Kerim ve kalpak ise Gâzi Mustafa Kemal’e gönderilmiştir ve Paşa, bu kalpağı savaşın sonuna kadar başından hiç çıkarmayacak, gururla taşıyacaktır. Atatürk’ün bu hediyelerden çok etkilendiğini hatta meclis kürsüsünden milletvekillerine hitaben oldukça duygusal bir de konuşma yaptığını ve bu teşekkür konuşmasının, Hâkimiyet-i Millîye adlı gazetenin 8 Ocak 1922 tarihli sayısında (nüsha) yayımlandığını da belirtelim. Buhara hazinesiyle ilgili süreci çağrıştırması açısından, Kaddafi sonrası çıkan iç savaş sırasında Libya hazinesinin güvenlik amaçlı olarak -son kale olarak görüldüğünden olsa gerek- Türkiye’ye taşındığına ilişkin söylentileri de hatırlatmak isteriz.

Buhara Halk Cumhuriyeti'nin son devlet başkanı Osman KOCAOĞLU

 

Osman Kocaoğlu’nun, Timur Han’ın hazinesinin büyük bölümü ile katıldığı söz konusu kampanya çerçevesinde halkın da desteği ile 100 milyon altın ruble değerinde yardım toplanır. Bu toplanan yardım, o dönemin parası ile 56 milyon Osmanlı altını etmektedir. Hazar Denizi’nin güneyi (İran ve Arap Ülkeleri) o sıralar İngilizlerin etkisi, tehdidi hatta yer yer işgali altında olduğu için Buhara’da toplanan yardımların Rusya üzerinden gönderilmesi kararlaştırılır. Sonrasında ne mi olur? Lenin’in emri ile 56 milyon Osmanlı altını tutarındaki bu yardımın ancak 11 milyonu Ankara Hükümeti’ne ulaştırılır. Sözde paraya-pula önem vermeyen Komünistlerin el koyması daha doğrusu çalması sonucu geriye kalan 45 milyonluk meblağ Sovyet Rusya’nın hazinesine gider. Ülkemizdeki bilgisiz (câhil) yahut ideolojik açıdan kör ve/veya takıntılı çevrelerin bozuk plak gibi tekrar edip durdukları “Rus yardımı” safsatasının içyüzü budur işte.

Yüzyıllık bir devlet olan Buhara Hanlığının tam bağımsızlığı 1918’de yapılan ikili anlaşma ile Ruslar tarafından da tanınmıştır. 1920’ye gelindiğinde Sovyet Ruslar, Buhara’yı uçak, gemi, tank, zırhlı tren, top, makineli tüfek (mitralyöz) gibi ağır silahlarla donattıkları Sovyet Kızıl Ordusu ile işgal ederler. Esaret kadar acı olan bir başka durum ise Rusların daha önceden işgal ettikleri Türk yurtlarından devşirdikleri Tatar, Kazak, Kırgız vd. Türk gençlerini -özellikle süvari olarak- güneyde yaşayan Özbek, Türkmen kardeşlerinin üzerine sürmesi ve kardeşi, kardeşe kırdırmasıdır. Ki Ruslar, bu alçakça yöntemi tarihin her döneminde kullanmış; son olarak da Afganistan’ı işgali sırasında başvurduğu bu alçakça yöntem ters teperek, önce Kızıl Ordu içerisindeki Türk soylu askerler arasında sonrasında ise askerlerin aileleri arasında Türklük ve Müslümanlık bilincinin artmasına yol açmıştır. Söz gelimi Batı Türkistan’da en çok Türk nüfus barındıran ülke olan Özbekistan’da… Çünkü Afganistan’da Özbek, Hazara, Türkmen ve Gur Türkleri de yaşamakta olup; Kızıl Ordu’daki Türk kökenli askerlerle özellikle Özbek ve Hazara Türkleri arasında etkileşim olmuştur.

15 Eylül 1920’de Buhara Hanlığı yıkılarak, yerine Buhara Halk Cumhuriyeti kurulur ve Sovyet Ruslar 4 Mart 1921’de yaptıkları anlaşma ile bu devleti tam bağımsız olarak tanırlar. Ruslar, öncesinde de 13 Eylül 1920’de yapılan ikili anlaşma ile bir başka kardeş Türk devleti olan Harezm Halk Cumhuriyetini tam bağımsız olarak tanımıştır. Kardeş Buhara Devletini tanıdığını daha önce ilân etmiş olan Ankara Hükümeti, hem teşekkür etmek hem de çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirmek için bu kardeş Türk devletine bir heyet gönderir. Ankara’nın girişiminden tedirgin olan Lenin, söz konusu heyetin Kafkasya’dan öteye geçmesini çeşitli bahanelerle engeller. Heyette bulunanlar Dağıstan’ı bile göremeden; Azerbaycan, Gürcistan dolaylarında bir süre oyalandıktan sonra Ankara’ya dönmek zorunda kalırlar. 1924 yılına gelindiğinde ise Sovyet Ruslar, Batı Türkistan’daki bu her iki devleti de resmen ilhak ederek doğrudan Rusya’ya bağlarlar. Hive Hanlığı da zaten birkaç yıl önce aynı kaderi paylaşmıştır. Çarlık Rusya’sının yüz yıldır yapamadığını Sovyet Rusya “halkların kardeşliği” masalı ile birkaç yıl içinde başarmıştır.

Ankara Hükümeti’nin Türkistan’a heyet gönderme girişiminin, “Türkistan’ın bağımsızlığı” fikrinden ödü kopan Lenin’i dolayısı ile Rusları tedirgin ettiğini yukarıda belirtmiştik. Sonuçta Ruslar elini çabuk tutar ve heyet gönderme girişiminden 6-8 ay sonra Buhara’yı işgal ederler. Ruslar Azerbaycan’da, Hive’de ve başka Türk yurtlarında sergiledikleri hırsızlık ve yağma hareketlerini Buhara’da da sergilerler ve yüzlerce vagon dolusu altın, mücehver, para, değerli eşyayı Moskova’ya taşırlar. Bu yağma diğer yerlerde de misal Azerbaycan’da günlerce sürer. Halkın ileri gelenlerinin katledilmesi de cabası… Sonuç; Fergana bölgesinde başlamış olan millî direniş hareketi (Basmacılık) Buhara’ya da sıçrar.

Buhara Devlet Başkanı Osman Kocaoğlu’nun, silah ve lojistik desteği için Afganistan Hanı ile görüşmeler yapmak amacıyla bu ülkede bulunduğu sırada Buhara, Ruslar tarafından işgal edilir. Geri dönmesi halinde kurşuna dizilecek olan Osman Kocaoğlu, bu gelişmeler üzerine bir süre daha Afganistan’da kalır. Rusların, Afganistan yönetimini taciz etmeye başlamaları üzerine bu ülkeden ayrılarak Ankara’ya gelir. İyilikbilir (vefakâr) Atatürk’ün emriyle, yardımsever (fedakâr) Kocaoğlu’na milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş ölene kadar kendisine, daha sonra da 1996 yılına kadar da eşine ödenir. Azerbaycan millî şairi Ahmet Cevat Bey’in de dediği gibi; Anadolu, “vefâlı Türk”ün yurdudur ne de olsa. Buhara Devleti’ne son veren Ruslar, güneye doğru sarkmışlar; işgale karşı da Türkmenler 1934 yılına kadar silahlı direnişlerini sürdürmüşlerdir. Hazar havzasının zengin petrol yatakları ve pamuk üretim alanı olması Ruslar gibi İngilizlerin de ilgisini çekmiş hatta sömürge valisi daha doğrusu şirketi eliyle yönettiği Hindistan’dan çıkarak Afganistan-İran-Azerbaycan düzleminden bölgeye sızmaya çalışmış; zengin petrol yataklarına sahip olan Azerbaycan taraflarında küçük çaplı çatışmalara girmiş ve askerî açıdan başarısız olarak Hindistan’a çekilmek zorunda kalmıştır. Bu başarısızlıkta Anadolu’daki millî direnişin başarıya ulaşması; Hazar’ı güneyden çevreleyen dağların bir tür doğal set oluşturması; Kuzey Hindistan, Pakistan, Keşmir, Horasan, Kuzey Afganistan (Güney Türkistan), Güney Azerbaycan bölgelerinde yoğun Türk nüfusunun bulunması gibi nedenler de etkili olmuştur kuşkusuz. Rusların başarısı ise bölgenin kuzeyden saldırıya açık ovalar, yaylalar olması; bölgedeki irili-ufaklı hanlıkların birleşememesi; “Basmacılar” olarak da anılan Türkistan Millî Direniş Hareketi’nin ateşli silahlar konusunda yok denecek kadar kıt imkânlara sahip olması; Çar yanlıları, Beyaz (milliyetçi de denebilir) Ruslar, Bolşevikler, Sovyetler (Sosyalist/Komünist) gibi cephelerle (block) anılan Rus iç savaşının Sovyet Ruslar lehine erken sonlanması diye giden bir dizi olumsuzluk sayılabilir.

Yesevîlerin, Nevaîlerin, Kaşgarlıların aydınlattığı yolda dörtnala at sürüp gelen alperenler Anadolu’yu vatan yapmıştır. Gaspıralıların, Akçuraların, Gökalplerin ışığı ile aydınlanan yiğitler ise Anadolu’nun vatan kalmasını sağlamışlardır. Sağladıkları ile de kalmamış, dünyanın neresinde bir Türk, bir Müslüman, bir mazlum varsa kol-kanat germişlerdir. Doğu Türkistan’dan (Çin’in işgalinde bulunan Uygur Özerk Bölgesi) İsa Yusuf Alptekin; Güney Türkistan’dan (Afganistan) Raşit Dostum; Hitler’den, Stalin’den, Jirkow’dan (Bulgaristan’da, Türklerin adını değiştirmek; sünnet olmalarını yasaklamak; karşı gelenleri “Belene Kampı”nda sıtma mikrobu ile, olmadı kurşunla öldürmek gibi Batı medeniyetine has uygulamalara imza atmıştı.) kaçanlar… Hatta daha dün gibi bir tarihte Saddam’dan kaçan Peşmergelere yardım elimizi uzatmıştık. Saymakla bitmez kucak açtığımız insanlar. Ama İsmet İnönü devrinde yaşanan ve hâlâ yüreğimizi burkan, hâlâ yüzümüzü kızartan olaylar da olmuştur ne yazık ki. Hem de kendi canımızdan, kanımızdan olan insanlara karşı… Bunlardan en acıklısı “Boraltan faciası”dır kuşkusuz. O yıllarda benzer bir rezillik (scandal) daha yaşanmış ve Osman Kocaoğlu’na, 24 saat içinde ülkeyi terk etmesi bildirilmiştir. Yüce gönüllü (âli cenâp) ve dahi Türkiye sevdalısı bu insan önce Polonya’ya ardından da İran’a gitmek zorunda kalmış ve ancak 1946’da Türkiye’ye dönebilmiştir. Üstelik de 1923’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Yakın tarihimizde benzer bir ayıp, Güney Azerbaycan’ın bağımsızlığı; Kuzey ve Güney Azerbaycan’ın birleşmesi davasının öncülerinden olan Piruz Dilenci’ye de yapılmış; sırasıyla İstanbul, Ankara ve sonrasında gönderildiği Yozgat’ta -üstelik de çetin kış şartlarında- dört ay geçirdikten sonra 72 saat içinde ülkeyi terk etmesi istenmiş ve ne yazık ki 31.03.2004 tarihinde Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Yine Doğu Türkistan bağımsızlık hareketi önderlerinden olan Rabia Kadir’in de Türkiye’ye girişi yıllardır engellenmekte olup; sözünü ettiğimiz Türk halk önderlerine uygulanan yasaklarla ilgili geçerli ve tutarlı tek bir sebep dahi gösteril(e)memektedir. Türk Dışişleri Bakanlığının -özellikle- Irak’taki (Doğu Türkmeneli) Türklere yönelik güttüğü yanlış siyaset, insanlarımızın belleğinde tazeliğini korumaktadır. Ankara’dan beklentimiz (temenni), benzer yanlışların Suriye’de (Batı Türkmeneli) de yinelenmemesi yönündedir. Kaldı ki Fırat’ın doğusundaki Telâfer, Musul, Altunköprü, Erbil, Kerkük, Tuzhurmatu, Diyala, Kifri, Karatepe, Hanekin, Mendeli diye uzayıp giden Türk yurtlarının Amerika’ya ve onun güdümündeki PKK’ya terk edilmesi kesinlikle kabul edilemez bir durumdur. Turan Dağı’nın eteklerinde kurulmuş olan ve çevre köylerinin neredeyse tamamı Türkçe adlar taşıyan Afrin’e yapılan askerî harekât (operation), Fırat’ın doğusuyla ilgili olası bir terki hiçbir şekilde mazur göstermeye yetmez/yetmeyecektir. Irak’ın toprak bütünlüğünün sona ermesi durumunda Türkiye’nin, Musul-Kerkük üzerinde elde edeceği hukukî haklar da cabası!..

Gelelim, Ruslar tarafından son verilen Buhara Halk Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olan Osman Kocaoğlu’nun gönderdiği -üzeri değerli taşlarla süslü- üçüncü kılıca… Bildiğiniz gibi, İzmir, Timur Han tarafından fethedilmiştir. Osman Kocaoğlu da soy olarak Timur Han sülâlesinden gelmekte olup; dedesinin emaneti olan İzmir’e ayrı bir sevgi beslemektedir. Hatta bu yüzdendir ki, Türkiye’ye geldikten sonra İzmir’de yaşamayı tercih etmiştir. İşte bu millî ve ailevî nedenden ötürü Osman Kocaoğlu’nun Buhara’da iken gönderdiği üçüncü kılıç -emrindeki birliklerle İzmir’e ilk giren; sarmaşıklara, balkon demirlerine tutunarak kapısı kilitli İzmir Vilayet Konağı’na tırmanan ve gönderdeki Yunan paçavrasını indirip, yerine ay-yıldızlı Türk bayrağını çeken subaya- 2. süvari tümeni, 4. alayda görevli Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verilmiştir. Peki, bu subay kimdir? Kırım göçmeni (muhacir) bir Türk!.. Sözün kısası (vel’hâsıl-ı kelâm) “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur.” deyip; öksüz Türklüğünü bin cihana değişmeyenler her devirde haklı çıkmaktadır.  

 

Aziz Dolu Atabey

https://azizdolu.wordpress.com/

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar