Türkiye'nin Câri Açık ve Ödemeler Dengesi Sorunu
  • Reklam
Aziz Dolu Atabey

Aziz Dolu Atabey

Türkiye'nin Câri Açık ve Ödemeler Dengesi Sorunu

26 Mayıs 2018 - 14:19

Câri açık nedir? Kabaca bir tarifle, bir ülkenin belirli bir tarih aralığında misal 1 Ocak-31 Ocak gibi aylık veya 1 Ocak-31 Aralık gibi yıllık zaman dilimlerinde ürettiği mal ve hizmet değerleri ile tükettiği yahut ihtiyaç duyduğu değerlerin toplamı arasındaki farktır. Bir emekçinin durumu da buna benzer haddizatında. Öyle ya, maaşınız asgarî ücrete tâbi ise bir aylık zaman diliminde bu ücrete denk harcama yapmanız gerekir. Fazla harcama yaparsanız; o zaman da ileriki aylarda kemer sıkarak, bu açığı kapatmanız olmadı evdeki halıyı, kilimi haraç-mezat satıp borcu kapatmaya çalışmanız gerekir. Ana-baba, bacı-gardaştan da yardım alabilirsiniz tabi. Ama söz konusu ülkeler ve uluslararası ilişkiler olunca ana-baba, bacı-gardaş ilişkisinin yerini borç (credit) senetleri alır. Gerçi İstiklâl Harbi yıllarında Azerbaycan Demokratik/Halk Cumhuriyeti, Buhara Hanlığı gibi kardeş ülkelerden karşılıksız yardım görmüştük. Sonraki yıllarda bu kardeşlerimizi unutmamız ise ayrı bir fasıl, ayrı bir ayıbımız...

 

Türkiye’de câri açık sorunu ilk kez Osmanlı döneminde ortaya çıkmıştır. Câri açık, doğal olarak borçlanmayı getirmiş ve Osmanlı, ilk dış borcu 1854 yılında Kırım Savaşı’nın masraflarını karşılamak için almıştır. Devlet-i Âli, 1923 yılına yani cumhuriyetin ilânına kadar tam 41 borç anlaşması imzalamak zorunda kalmıştır. 1875 yılına gelindiğinde dış borcun bütçeye oranı % 25’tir. Aynı yıl, dış borç ödemelerini durdurduğunu (moratorium) ilân etmiştir. 1881 yılında Düyûn-ı Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi kurularak Osmanlı dış borçları 239 milyon Osmanlı Lirası olarak yeniden yapılandırılmış ve özellikle Sultan II. Abdülhamid Han’ın kişisel çabaları ile borçların önemli bir kısmı eritilmiştir. Aynı çabayı, Gâzi Mustafa Kemal Atatürk döneminde de görürüz. Dahası iki lider de yeni (modern) Türkiye’nin temellerini atan adamlardır. Peki, son Osmanlı borcu ne zaman ödenmiştir, biliyor musunuz? 25 Mayıs 1954 tarihinde yani ilk borç alınan tarihten tam yüz yıl sonra!..

 

1923-1928 yılları arasında taşları yerine oturtmaya çalışan Türkiye iktisadı, Osmanlı döneminde verilmiş olan kapitülasyonların sonucu olarak ülkede bulunan yabancı işletmelerin millîleştirilmesi, sanayileşme çabaları, tarımda sil-baştan uygulanan düzenlemeler en önemlisi de 1929 yılında dünya genelinde hissedilen iktisadî buhrana rağmen yerli sanayinin korunmasına yönelik kanunların da katkısı ile ilk kez 1929 yılında dış ticaret fazlası vermiştir. “Ayağını yorganına göre uzat” düsturuna uygun bir iktisat siyaseti yürütülen Türkiye’de 1937’lerin sonuna kadar sürekli dış ticaret fazlası verilmiştir. Özellikle 1932’den itibaren artmaya başlayan ve 13 yılda % 1400’lerle ifade edilecek bir miktara erişen altın stoku da cabası… Bu dönemde 14.5 ton olan altın stokumuz, 210.8 tona; döviz rezervimiz ise 320 milyon dolara çıkmıştır.

 

İktisattaki olumlu hava -ne hikmetse- II. Dünya Savaşı sonrasında tersine dönmeye başlar. 1946’dan, 1962’ye kadar olan süre Türkiye’nin, tekrar dış ticaret açığı vermeye başladığı yıllardır. Üstelik de savaşın dışında kalmış bir ülke olmasına rağmen!.. Amerika ile 1946 yılında imzalanan Marshall Anlaşması; 7 Eylül 1946’da, Cumhuriyet döneminde ilk defa kur ayarının düşürülmesi (devaluation) sonucu doların 1.30 TL’den, 2.80 TL’ye çıkması; 1956 yılında ikinci defa kur ayarının düşürülmesi sonucu dolar 2.80 TL iken, neredeyse 5.50 TL’yi bulması gibi düzenlemeleri 4 Ağustos 1958’deki oldukça ağır kur ayarı düşürme izler. 1 Amerikan Dolarına, 9 Türk Lirası değer biçilmiştir. Rusya ile ilişkileri “Ayı ile yatağa girmek..” olarak nitelendiren İnönü’nün, Amerika ile oynaşmaya (flört) başlaması hatta nikâh kıyması, sonrasında Menderes’in gerdeğe girmesi diye giden süreçte Türkiye -M. Emin Değer üstâdımızın teşhisi ve tespiti ile ifâde edecek olursak- yeni sömürgeci (post-imperialist) Amerika’nın küresel ve bölgesel çıkarları uğruna “oltadaki balık” durumuna düşürülmüştür.

 

1963-1979 yıllarında iktisadî büyüme sürmekle ve kişi başına düşen millî gelir artmakla birlikte ülke iktisadı gittikçe dışa bağımlı bir hâl almıştır. İlki 1929’da olmak üzere çeşitli yıllarda yerli sanayiyi korumaya yönelik çıkarılan yasaların yanlış yorumlanıp, uygulanması ve özellikle Batı ülkelerinin ağır iktisadî baskıları sonucu yıldan yıla içe kapanan Türk iktisadı bu dönemde büyük bir darboğaza girmiştir. Hem ihracat için gerekli ara mal ithalatında hem de tüketim maddeleri ithalatında dövize ihtiyaç duyan Türkiye “70 cente (sent) muhtaç” bir ülke haline gelmiştir. Tam da bu yıllarda -başta Almanya olmak üzere- Batı Avrupa’ya başlayan yoğun emek göçü sayesinde “gurbetçi” olarak adlandırılan Türklerin gönderdiği dövizler Türkiye için neredeyse can kurtarma simidi vazifesi görmüştür. Ve -belki de- bu sayede borç erteleme (moratorium, iflas gibi onur kırıcı durumlarla karşılaşılmamıştır.

 

1980’ler, Türk iktisadı için bir nevi dönüm/dönüştürme noktasıdır. Özal’ın “serbest piyasa ekonomisi” olarak adlandırdığı ama aslına bakılırsa (hadd-i zatında) serbest iktisat (liberal economi) kuramı olarak Amerika ve Batı Avrupa’da onlarca yıldır uygulanan düzene (systeam) geçmek için köklü (radikal) düzenlemelere gidilmiştir. Bu dönemde özellikle yapısal anlamda büyük değişimler yaşanmış; ihracat kalemlerinde ağırlık tarım ürünleri iken hızla sanayi ürünlerine doğru bir kayma yaşanmıştır. Siyasîlerde ve iş dünyasında yüksek getirili ihracat ürünleri üretme ve ihraç etme konusunda topyekûn bir fikir birliği vardır. Bununla birlikte yapısal sorunlardan kaynaklanan nedenlerden dolayı dış ticaret açığının önü bir türlü alınamamış; ihracatın, ithalatı karşılama oranı % 70’ler seviyesinde kalmıştır. 1940’lı yıllardan günümüze kadar geçen sürede sanayi malları, yatırım malları, ara mallar, tüketim malları, sermaye vs. ithalat kalemleri bu makasın kapanmasına bir türlü izin vermemiştir.

 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine bakılırsa Türkiye’nin cari açığı yıldan yıla artmaktadır. 12 yıllık dilimler halinde sınıflandırılınca ülkemizin son 36 yıldaki câri açık ve ödemeler dengesinde daha doğrusu dengesizliğinde aşağıdaki gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır:

 

1979-1990 yılları arasında   14.446 milyar dolar cari açık

1991-2002 yılları arasında   17.651 milyar dolar cari açık

2003-2014 yılları arasında 444.909 milyar dolar cari açık

 

Bu iktisadî (economic) veriler de ortaya koyuyor ki “2023’te, ilk 10; 2053’te ilk 5 ülke arasında olacağız” vaatlerinin içi boştur. Niye, derseniz: Özal döneminde 14.4 milyar dolar olan câri açık sarmalı, o yıllarda yürütülen yap-işlet-devret, GAP, turizm ve sanayi teşvikleri vd. çabalardan dolayı hoş görülebilir. Birlik (coalition) hükümetleri dönemlerinde -hadi diyelim ki- milyar dolarlık terörle mücadele harcamaları, yasal boşluklardan dolayı bankaların içlerinin boşaltılması, Marmara depreminin korkunç boyutlarda verdiği zararlar vd. gibi olumsuz gelişmeler yüzünden ülkenin dengesi bozulmuş olabilir. Peki, ama 2003’ten bu yana doğru-dürüst bir terör eylemi yokken, onca özelleştirme yapılmış; ülkenin sanayi kuruluşlar vd. değerleri yabancılara haraç-mezat satılmışken… Türkiye’nin câri açığı niçin devasa boyutlara ulaşmıştır?!.

 

Şimdi de Kalkınma Bakanlığının 2011 yılında yayınladığı raporun/kitapçığın 11. sayfasında yer alan iktisadî veriler ışığında AKP’nin câri açık karnesini daha yakından inceleyelim:

 

2005 yılında 4.60 milyar dolar câri açık

2006 yılında 6.08 milyar dolar câri açık

2007 yılında 5.90 milyar dolar câri açık

2008 yılında 5.74 milyar dolar câri açık

2009 yılında 2.33 milyar dolar câri açık

2010 yılında 6.58 milyar dolar câri açık

2011 yılında 9.82 milyar dolar câri açık

 

Peki, yukarıdaki iktisadî verileri nasıl okumalıyız? Özelleştirme furyası ile dışarıdan gelen büyük miktardaki yabancı sermaye/döviz sayesinde câri açıkta makasın daralması, Türkiye iktisadı açısından saman alevine benzer bir rahatlama sağlamıştır. Yine kişi başına düşen millî gelirin 4.500 Dolar’lardan, kısa süre içerisinde gerçekleşen bir sıçrama ile 10.500 Dolar seviyelerini bulması da yukarıda sözünü ettiğimiz bu satıp-savmaların sonucunda ortaya çıkan yapay (sunî) bir artıştır. Kısacası vücuttaki büyüme -af buyurun- yalancı hamilelikten başka bir şey değildir. Ve bu durum bilimsellikten, millîlikten, sürdürülebilirlikten uzaktır.

 

Aslına bakarsanız câri açık ve ödemeler dengesinde takip edilmesi gereken yol borçlanma, özelleştirme gibi günü kurtarmaya dönük icraatlar olmamalıdır. Başta yap-işlet-devret olmak üzere tarım, teknoloji, bilişim vb. alanlarda üretime dönük teşviklerle Türk sanayisi dolayısı ile iktisadı ayağa kaldırılmalıdır. Söz gelimi pazar darlığı ve girdi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle yıldan yıla gerileyen Türk tarımı tarıma dayalı sanayi kollarına verilecek teşviklerle tekrar ayağa kaldırılmalıdır. Hayvansal ve bitkisel yağ üretimi, meyve suyu üretimi, konserve ve salça üretimi, yün ve pamuk üretimi, et ve et ürünleri-süt ve süt ürünleri üretimleri gibi ileri teknoloji de gerektirmeyen alanlarda özellikle Anadolu’ya yönelik yapılacak teşviklerle “yerinde aş-iş” imkânı sağlanmış olacaktır. Yüksek getirili teknolojik ürünlerin geliştirilmesi ve üretimine özel önem verilerek, bu alanda faaliyet gösteren şirketlerin -bunlara çeşitli muafiyetler de sağlamak suretiyle- dış pazarlarda rekabet edebilmeleri sağlanmalıdır. Mal ve hizmet sektörünü ayağa kaldırmadan kısacası üretmeden, tüketmeye devam ettiğiniz sürece câri açığı ortadan kaldıramazsınız.

 

Câri açığın tetiklediği iktisadî buhranları (economic crisis) kur açılımları (politica) ile, açık ve/veya örtülü kur ayarı düşürmeleri (devaluation) ile önlemeye / atlatmaya çalışmak olsa olsa günü kurtarmaya dönük; nabza göre şerbet veren (populist) yaklaşımlar olarak değerlendirilmelidir. “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” merkezli danışıklı tartışmalarla daha doğrusu yaylım ateşlerle (salvo) kuru yükseltip; seçim öncesi kur ayarı düşürmüş (devaluation) bir fırka (party) görünümünden kurtulmak da ucuz şark kurnazlığı olarak kabul edilmelidir. Ki Merkez Bankası’nın adında “Cumhuriyeti” yazmaması; biraz özel, biraz özerk bir kurum olması da ayrı bir soru işareti olarak hafızalarda yerini almaktadır.

 

Türk iktisadındaki câri açık sorununun temel nedeni dış ticaret açığıdır. Dahası câri işlemlerde en çok göze çarpan faaliyet türleri dış ticaretle ilgili olanlardır. Kültür ve siyasette olmasa bile iktisatta küreselleşen bir dünya karşısında Türk iş dünyası da küresel bir oyuncu olmak, oyunu kurallarına göre oynamak zorundadır. Avrupa Birliği ile yürütülen -sözüm ona- ortaklık müzakerelerinde Türkiye, tam da bu noktada oyuna getirilmektedir. Çiller, Erdoğan ve diğer liderlerin düşün(e)mediği sorun şudur: Serbest piyasa, serbest ticaret demek serbest dolaşım demektir. Türk girişimciler (müteşebbis) Kapıkule’den öteye ayağını uzatamazken dahası Brüksel’e sormadan, Avrupa Birliği dışındaki ülkelerle söz gelimi Türk Cumhuriyetleri, Arap ülkeleri yahut komşu devletlerle bir ticaret anlaşması bile yapamazken ülkemizin her bir bölgesinde, yöresinde Batı menşeli mallar serbest olarak dolaşabilmekte daha da acıklısı Çin, Tayvan gibi üçüncü taraf ülkelerden aldıkları ucuz malları getirip, bizim ülkemizde piyasaya sürebilmektedirler. Böyle olunca da Türkiye’nin 2009 yılı dış ticaret açığı dünyadaki iktisadî buhranın (crisis) ithalatı kısmaya dönük olumlu etkisine rağmen 24.9 milyar dolar olarak gerçekleşmekte yine bir sonraki yıl yani 2010’da hesaplanan uluslararası gelir hesabı -4.477 milyar doları gelir, 11.616 milyar doları gider kalemi olmak üzere- 7.139 milyar dolar açık verebilmektedir.

 

Şu durumda (hâl-i hazırda) Türkiye’nin ihracat yaptığı ilk beş ülke Almanya (% 10.1), İngiltere (% 6.4), İtalya (% 5.7), Fransa (% 5.3),  ve Irak (% 5.3) iken ithalatta ilk beş ülke Rusya (%11.6), Almanya (% 9.5), Çin (% 9.3), ABD (% 6.6) ve İtalya (% 5.5) olarak sıralanmaktadır. İhracatta motorlu kara taşıtları (otomotive) ilk sırayı alırken, ithalatta mineral yakıtlar ve yağlar (neft/petrol, enerji) en büyük harcama kalemi olarak göze çarpmaktadır. Dahası Türkiye’deki yabancı yatırımların % 79’u Avrupa Birliği ülkeleri olup; ilk beşte Hollanda, Almanya, Lüksemburg, Belçika, Fransa, Avusturya gelmektedir. Bunu % 8.4 ile ABD ve % 7.4 ile Körfez ülkeleri olarak adlandırılan Arap sermayesi izlemektedir. Son yıllara ait bu veriler, Türkiye’nin, eskilerin söylemiyle Düvel-i Muazzama olarak adlandırılan Batı ülkeleri ile iktisadî anlamda bir bütünleşmeye (integration) doğru gittiğini göstermektedir. Türkiye’nin dış ticaret siyasetindeki bir yanlış adım da burada karşımıza çıkmaktadır. Başka ülkelerle, örneğin Çin ile sürdürülen ticarî ilişkilerde karşılıklılık ilkesi gözetilmemekte, ticaret hacminin nerdeyse tamamı ithalat hanemize yazılmaktadır. Haliyle böyle bir ilişki, ticaret değil olsa olsa bağımlılık olacağından savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Burada izlenmesi gereken yol-yordam (strateji) karşılıklılık ilkesi ve dengeli alışveriş yöntemi olmalıdır. Peki, ama soy-sop birliğimiz bulunan Türk Dünyası ile;  din birliğimiz bulunan Arap Ligi ile ve dahi sınır komşumuz olan ülkelerle çok yakın iktisadî ilişkiler kurmamız gerekmez mi? Afrika, Doğu Avrupa, Güney Amerika diye giden bölgelerle de hakeza.. Üstelik tüketim açısından doyuma ulaşmış, teknolojisi bizden önde veya bizimle at başı giden Batı ülkelerinde pazar sıkıntısı çekmektense; birçok alanda onlardan ileride olduğumuz söz konusu bu bölgelere, ülkelere açılmak girişimcilik açısından da isabetli olmaz mı? Bu çabaların milletimize sunacağı “Büyük Türkiye” olma fırsatı, imkânı da cabası!..

 

Türkiye’nin son yıllardaki ihracat-ithalat dengesi ve dış ticaret açığı bunlara bağlı olarak ortaya çıkan câri açık sorunu çözülemeyecek bir sorun değildir. OECD, AB, İslâm İşbirliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Şanghay 5’lisi ve Türk Keneşi (Konsey) olarak adlandırılan “Türkçe Konuşan Ülkeler Birliği” gibi bölgesel ve küresel çaptaki iktisadî yapıların sunduğu fırsatları değerlendirmesi; tarım ve sanayiyi geliştirirken ticareti de küresel çapta icra etmesi gerekmektedir. Örneğin tarımda, sanayi bitkisi sınıfında yer alan sebze-meyve üretimine ağırlık verilmelidir. Ki bu ürünler, yerli sanayi için de bir nevi itici güç olacaktır. Dahası modası geçmiş, hantal sanayi işletmeleri ile zaman kaybetmek yerine çağın ve geleceğin gereği olan yeni sanayi dallarına söz gelimi bilişim, elektrikli otomotiv, mekatronik (mekanik-elektronik) mühendisliği, nano teknolojisi gibi geleceğe dönük alanlarda (sector) yatırımların şimdiden teşvik kapsamına alınması gerekmektedir. Bor gibi, fındık gibi -neredeyse- tekel durumunda bulunulan hammadde ürünlerini sanayi yatırımları ile desteklemek suretiyle enerjide, gıdada uluslararası marka değeri olan işletmelerin kurulması sağlanmalıdır. Ülke iktisadının başına bela olan vergi düzeninin yenilenmesi, kayıt dışı iktisadın önüne geçilmesi, âdil rekabet ortamının oluşturulması gibi düzenlemeler (ıslahat) bir an önce hayata geçirilmelidir. Örneğin hiç zaman kaybetmeden vergide sadelik ve şeffaflık sağlanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ödeyeceği vergi üç kalemde toplanmalı; bu alandaki belirsizlikler, kafa karışıklıkları giderilmelidir. Devletin iş ve işleyişinde gözlemlenen israf ve düzensiz yatırımların önüne geçilmeli; yatırımlarda toplum yararı ve iktisadî değerlik temel ölçüt olmalıdır. Bürokrasi, mümkün olduğunca iktisadî faaliyetlerin dışına çıkarılmalı; iktisadî düzenlemelerdeki muğlâk ifadeler, yasal boşluklar ayıklanmalıdır. Kamuya ait dev ölçekli ihaleler ulusal ve hatta uluslararası basın-yayın kuruluşlarından duyurulmalı; âdil, rekabetçi, şeffaf, yatırımcıya güven veren bir iş ortamı sağlanmalıdır.

 

Ticaret, siyasetle; siyaset de ticaretle bir anlam kazanır. Ticaretin ağırlıklarından, aksaklıklarından kurtulması sorunların çözümü için tek başına yeterli olmaz. İşlerin yolunda gitmesi için diğer kulvarda yani siyasette de işlerin yolunda gitmesi gerekir. O halde siyaset kurumuna da bir çeki-düzen verilmesi; siyasîlerin ve bürokratların, ticarî faaliyetlerin dışına çıkarılması; rüşvet ve yolsuzlukların önüne geçilmesi; demokrasinin arızalarından, marazalarından kurtarılması gerekmektedir. Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için, seçme ve seçilme hakkının kullanımında gözlemlenen kısıtlamalar ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için de iki turlu seçim düzenlemesi hayata geçirilmelidir. İlk turda seçim barajının kaldırılması, ikinci turda en çok oyu alan iki fırka (party) arasında tekrar seçim yapılması, böylelikle ülke yönetiminde güvenin ve istikrarın sağlanması öncelikli amaç olmalıdır. Son olarak Büyük Türkiye’ye giden yolda, bilgi çağının da bir gereği olarak eğitimle, iktisadın eşgüdümü (coordination) mutlaka ve mutlaka sağlanmalıdır. Zira çağımız, bilgi çağıdır ve bu çağda her bir harfin büyük önemi vardır.

 

Aziz Dolu Atabey

Serik-04.06.2015

https://azizdolu.wordpress.com/

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar