Bizim Kadınımız!
Muratcan Işıldak

Muratcan Işıldak

Bizim Kadınımız!

26 Temmuz 2018 - 16:31 - Güncelleme: 30 Temmuz 2018 - 09:36

Medya unsurları, siyasi ve dini içerikteki söylemler ve kültürel yargılar neticesinde kadın; aşağılanan, değersizleştirilen, tecavüzcüsüyle evlendirilen, kız çocuk doğurdu diye itilip kakılan, çocuk yaşta zorla gelin olan, şiddet gören, tecavüze uğrayan, aldatılan, zekâsından çok güzelliğiyle prim yapan ve erkekleri yalnızca fiziksel özellikleri ile etkileyeceği düşünülen bir cinse dönüşüyor.

Türkiye’de kadınlık durumu dünyaya gelmekle kazanılan salt bir cinsiyet değil, toplum tarafından bahşedilen, reva görülen; yargılardan, kurallardan ve tabulardan oluşan bir bütündür. Bu topraklarda doğmuş olup da “kızın var mı derdin var”, “saçı uzun aklı kısa”, “eksik etek”, “karı gibi kırıtma”, “elinin hamuruyla erkek işine karışma”, “kadının yeri evidir” ve daha birçok gerici ve eril zihniyet ürünü cümleler duymayanımız yoktur. Kadın hayatı boyunca attığı kahkahanın desibeline, giydiği eteğin kaç karış olduğuna, eve girip çıktığı saate, karşı cinsten olabildiğine uzak durmaya dikkat etmek durumundadır. Zeka, kabiliyet, entelektüel birikim ve başarı ideal kadının vasıfları arasında görülmezken; mümkünse her konu hakkında fikri olmayan, zekası yerine güzelliğiyle göz dolduran, mesleki kariyerini aile yaşantısının gerisinde tutan ve mutlaka bir erkek aklına ihtiyaç duyan kadın Türkiye’de her zaman yeğdir. Kadını değersiz gören bu tutum 2017 yılında bile devam etmekte; kadın hala iktisadi ve sosyal alanda erkeğin gölgesinde kalmakta, katledilen ve şiddet gören kadın sayısı azalacağı yerde artarak var olmaya devam etmektedir.

TÜİK 2017 verilerine göre erkeklerde iş gücüne katılma oranı 0,2 puanlık artışla %72,1, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %33,8 olarak gerçekleşmiştir. Erkek ve kadın istihdam oranı arasındaki bu devasa farkın nedenleri arasında kadın çalışana verilen düşük ücret, evlilik ve çocuk sahibi olmak gösterilebilir.

TÜİK 2017 verilerine göre erkeklerde iş gücüne katılma oranı 0,2 puanlık artışla %72,1, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %33,8 olarak gerçekleşmiştir. Erkek ve kadın istihdam oranı arasındaki bu devasa farkın nedenleri arasında kadın çalışana verilen düşük ücret, evlilik ve çocuk sahibi olmak gösterilebilir. Türkiye’de çalışan bir kadın işyerindeki mesaide tükettiği enerjiden fazlasını aile yaşamında sarf ettiği fiziksel ve manevi eforla harcamaktadır.

 

Zaten çocuk yaşlardan itibaren hamarat ve eşinin sözünden çıkmayan bir eş ve çocuklarını yetiştirmek konusunda birinci derece sorumlu bir anne olmak yegâne kadınlık görevi olarak her gün kendisine dikte edilen çoğu kadın, toplumun, eşinin ve çocuklarının beklediği bu rolleri ve mesleki hedeflerini bir arada götürmeye çalışmaktadır. Birçoğu ise toplumun ve ailesinin ona biçtiği iyi bir eş ve anne olmaya dayalı toplumsal cinsiyetinin gerektirdiği hedefler uğruna ideallerinden vazgeçerek çalışma hayatından kendini soyutlamak zorunda bırakılmaktadır. Bakanının bile kadınlar iş aradığı için işsizlik oranı yüksek dediği bir ülkede; kadının çalışma koşullarının iyileştirilmemesi, kadın çalışana düşük ücret uygulamaları ve yönetici pozisyonlarda yöneticiye yer verilmemesi gibi ayrımcı istihdam politikaları neticesinde kadın çalışma oranının bu vahim değerlerde seyretmesi pek de sürpriz sayılamaz.

İktisadi alanda geride kalmasının yanında kadının gördüğü fiziksel zorbalık da 2017 yılında azalmak bir yana geride bıraktığı seneye oranla gözle görülür bir artışa uğramıştır. Anıt sayaç verilerine göre 2016 yılında katledilen kadın sayısı 279 iken; bu sayı 2017 yılında 338’e yükselmiştir. İnsanların ve kadın örgütlerinin geçmiş yıllara göre kadına fiziksel şiddet, duygusal ve psikolojik istismar olaylarına daha fazla reaksiyon göstermesi, atağa geçmesi ve bilinçlenmesine rağmen; kadına karşı duyulan öfke bir nebze azalmamış, erkeğin ve hatta kadınlar da dâhil toplumun bilincine kara bir leke gibi işlemiş kadının değersizleştirilmesi ve bunun doğal sonucu olarak katledilmesi oranları artmaya devam etmiştir. Bu durumun çeşitli parametrelerden beslendiğini söylemek mümkündür: Toplumun mensubu olduğu dini kuralların insanlar tarafından keyfi ve eril güç lehine yorumlanması insanları kadını ikincil görmeye itmiştir. Kadın peygamber olmaması, ilk insanın erkek olması ve kadının onun kaburgasından türetilmesi, kız çocuğa verilecek miras miktarının erkek çocuğunkinden az olması, iki kadın şahitliğinin bir erkeğinkine denk görülmesi ve daha çoğaltılabilecek birçok dini inanış gereği erkekler dinin de kendilerini kadınlardan üstün gördüğünü iddia etmektedir. Kadının toplumdaki konumunu ikincil gören bu zihniyet ve bu zihniyette şekillenen erkek, kadını değersizleştirmeyi ve öznesi olduğu hayatında kadını nesne olarak konumlandırmayı kendine hak görmüştür. Kadın da hapsedildiği karanlığı, itildiği ezilmişliği kendine reva görmüş ve kendisine addedilen değersiz toplumsal rolü kabullenmiştir.

Toplumun ona biçtiği değerlerden oluşan ve gereksiz dayatmalara bürünmüş toplumsal cinsiyet kavramı ileri düzeyde bir kadın hakları devrimine engel olmaktadır. Cumhuriyetin ilanı ve sonrasında kadını erkeğe denkleştirme çabaları gün yüzüne çıkmış olsa da, ülke yönetiminde her daim baskın olan egemen erkek unsuru kadına yerini 21. Yüzyılda bile hatırlatıp geride dur diyerek, haddini bildirme uğraşı içerisindedir! Öyle bir duruma gelinmiştir ki, tecavüze uğrayan kadınların ölmesi gerektiğine, ya da kürtajın cinayet olduğunu iddia eden siyasetçiler kadın bedeni üzerinde söz sahibi olma anlayışını ileri boyutlara taşımıştır. Kadını kahkahasına tahammül edemeyen mizojinist siyasetçiler tecavüzcüyü kürtaj yaptıran tecavüz mağdurundan daha fazla mağdur görmektedir. Bu anlayıştan rant sağlayabileceğini düşünen din tüccarı bir güruh kadının kaşlarını almasının ve kot pantolon giymesinin edepsizlik olduğunu iddia edip, babasının kızına şehvet duymasını normalleştirmeye çalışıp, kıza örtünmediğin sürece baban bile senin vücudundan nemalanabilir diye gözdağı vermektedir alttan alta.

TÜİK 2017 verilerine göre erkeklerde iş gücüne katılma oranı 0,2 puanlık artışla %72,1, kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %33,8 olarak gerçekleşmiştir. Erkek ve kadın istihdam oranı arasındaki bu devasa farkın nedenleri arasında kadın çalışana verilen düşük ücret, evlilik ve çocuk sahibi olmak gösterilebilir.

Kadının değersizleştirilme sürecinde sorumlu tutulabilecek tek kurum politik yapı değil elbette. Medya da kadını ikinci cins olarak empoze edebilmek uğruna tüm hünerlerini sergilemektedir. Tüketiciye ürünün sunumunu kadını bir meta olarak kullanma vasıtasıyla yapan medya sektörünün resmettiğine göre; kadın pek de zeki olmayan, tek hüneri mutfaktaki inatçı lekeleri çıkarmak veya iyi bir vücuda sahip olmak olan, güzellik ve hamaratlığı hayatında biricik amaç edinmiş bireylerdir. Henüz 2015 tarihli Protein World markası sıfır beden güzel ve bikinili bir kadın model ile “yaz vücudunuz hazır mı” sloganını kullanarak yerleşmiş güzellik algısı yine toplumca güzel kabul edilen standartlardaki bir kadın figürü ile kontrol edip kadın bedenini sömürmüştür. İçeriğinde aşağılayıcı alt metinleri barındıran reklam filmlerinin onlarcası mevcut olmakla birlikte dizi ve filmlerdeki başrol oyuncuları da topluma ya anne, ya da genç ve güzel bir kadın olarak servis edilmektedir. Televizyonlardaki tek tip kadın fetişizmi reelde kadınların bilinçaltına inceden inceye işliyor olacak ki, 15 yaş üstü çocuk ve kadınlar bütçelerini güzelleşmek uğruna kozmetik ürünlerine yatırmak suretiyle ve indirimli bakım ürünlerini takip etmek gayesiyle yaşamaktadır. Hal böyle olunca da kitap almayı gereksiz bir yatırım olarak gören kadın topluluğu, son moda kozmetik ürünleri ve kıyafetleri tercih ederek sosyal ağlarda ve televizyonda kendisine dayatılan güzel ve çekici kadın modeline ulaşmak için birbiriyle yarış haline girmiştir.

Diğer taraftan güçlü kadın modelinden ziyade şiddet gören ya da aldatılan, kocası, ağabeyi, erkek arkadaşı veya babası tarafından öldürülen kadın karakterler insanlar tarafından daha çok rağbet görmekte ve senaristler-yapımcılar bu tür karakterleri dizi ve filmlerde işlemeyi daha çok tercih etmektedir. Yani kadın hayatımızda bir mağdur olarak yer edinmekte; dizlerde, filmlerde işlenen şiddet mağduru ve hayatı çıkmazda olan kadın unsuru yaşamlarımızın bir parçası haline gelerek insanlar için normalleşmektedir. Kitle iletişim araçları bile yayılan ve diyalogdan çok şiddet ya da cinselliğe dayalı basmakalıp değer yargılarından oluşan cinsiyet kültürü bireyleri ve kitleleri olumsuz etkilemektedir. Kadın dernekleri federasyonu başkanı Canan Güllü, İffet dizisindeki kadını araba camına sıkıştırmak suretiyle tecavüz etme sahnesinden sonra 7 kadının aynı şekilde tecavüze uğradığını ihbar ettiğini belirtmiştir. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, medya unsurları, siyasi ve dini içerikteki söylemler ve kültürel yargılar neticesinde kadın; aşağılanan, değersizleştirilen, tecavüzcüsüyle evlendirilen, kız çocuk doğurdu diye itilip kakılan, çocuk yaşta zorla gelin olan, şiddet gören, tecavüze uğrayan, aldatılan, zekâsından çok güzelliğiyle prim yapan ve erkekleri yalnızca fiziksel özellikleri ile etkileyeceği düşünülen bir cinse dönüşüyor. Üstelik bu yalnız erkekler için değil kadınlar için bile yerleşmiş bir kabul halini alıyor.

Kadına bilerek ya da bilinçsizce dayatılan bu kültürel bariyerlerle baş edebilmek için kadının çalışma hayatındaki yeri arttırılmalı, girişimciliği desteklenmeli, kzı çocuklarının eğitim hakkı konusunda devlet pozitif yükümlülükler üstlenmelidir. Ayrıca medyaya toplumdaki cinsiyet algısını kontrol etme gücünü kadın lehine kullanması için gerekirse ödüllendirici ve teşvik edici birtakım uygulamalar hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde kadın bedenini ve namusunu kendi mülkü sanan ve bıçak kemiğe dayanınca eşini, çocuğunu, sevgilisini katletmeyi kendisine bahşedilmiş bir özgürlükmüş gibi kullanan canileri ve bunun yanında tecavüzü, katliamı, şiddeti hafifleterek kadına yapılan insanlık dışı muameleyi anlayışla karşılayan karar mercileri hayatımızın daimi bir unsuru olarak kalmaya devam edecektir.

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar