Paris Anlaşması ve Türkiye
Muratcan Işıldak

Muratcan Işıldak

Paris Anlaşması ve Türkiye

08 Eylül 2016 - 12:03 - Güncelleme: 05 Ekim 2016 - 09:32

22 Nisan tarihinde aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 175 ülke, Paris İklim Anlaşması'nı imzaladı. Bu imzadan dört gün sonra, Elektrik Piyasası Kanunu'nda yapılacak değişikliklerle yerli kömürden elektrik üretimi için şebekeye erişim önceliği ve alım garantisi getirilmesini hedefleyen maddeleri de içeren bir kanun teklifi TBMM Başkanlığı'na sunuldu ve söz konusu değişiklikler 17 Haziran 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı.  

2013 yılı verilerine göre küresel birincil enerji talebinin yüzde 29'unu karşılayan kömür, CO₂ emisyonlarının yüzde 46'sından sorumluydu. Uluslararası Enerji Ajansı'na (UEA) göre 2012-2013 arasındaki küresel CO₂ emisyonlarındaki artışın yüzde 70'i kömürden kaynaklandı . Paris Anlaşması'nda yer alan, yüzyılın ikinci yarısında net karbon emisyonlarının sıfırlanması hedefi ile kömür kullanımının ve kömüre dayalı elektrik üretiminde artış emellerinin çeliştiği ortada. Paris Anlaşması sonrasında kömürün enerji sektöründeki rolünü, Türkiye'de kömüre dayalı elektrik üretim projelerinin neden olabileceği ve maruz kalabileceği riskleri konuşmalıyız. 

Küreselleşen dünyanın en önemli sorunlarının biri de, şüphesiz iklim değişikliği. Peki, iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edeceğiz, ne yapılmalı? Bu mücadelenin başarılı olması için, ekonomik büyüme ve toplumsal gelişmeyle sera gazı emisyonlarındaki artışın aynı yönde seyretme eğiliminin küresel ölçekte durdurulması, yani ekonominin karbonsuzlaştırılması bir zorunluluk. Bu amaçla enerji verimliliğinde artış, fosil yakıt sübvansiyonlarının sonlandırılması ve rüzgâr, güneş gibi yenilenebilir kaynakların enerji üretimindeki payının artırılması gerekiyor. Türkiye, iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarında tarihsel sorumluluğu düşük, ancak emisyonlarını hızla artıran bir ülke. Gelişmekte olan ülkelerin emisyonlarında son yıllarda hızlanan artış nedeniyle, artık sadece sanayileşmiş Batı ülkelerinin yapacakları azaltımlar iklim değişikliğiyle mücadele için yeterli değil. Bu nedenle Türkiye’nin de hızlı büyüyen Çin, Hindistan gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle birlikte fosil yakıt kullanımını ve sera gazı emisyonlarını kontrol altına alması ve uluslararası iklim politikalarına katkıda bulunması gerekiyor.

Türkiye, bugüne dek iklim değişikliğiyle mücadele yolunda önemli hazırlıklar yapsa da, sera gazı emisyonlarındaki artış eğilimini kontrol atına almaya başlamış ve uluslararası iklim politikalarında aktif bir rol oynamış değil. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2014’te New York’ta yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Liderler Zirvesi’nde yaptığı konuşmasında da belirttiği gibi, bu yılın sonunda Paris’te yapılacak 21. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmesi beklenen yeni iklim rejiminde ülke olarak katkısını sunarak yer almaya hazırlanıyor. Ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadeleye katkıda bulunmak için yapacakları emisyon azaltımını bilimsel çalışmalarla belirlemeleri ve gerekli politika araçlarının ekonomi üzerindeki etkilerini ölçmeleri son derece önemli. Bu çalışmalarda ilgili bütün tarafların, kamu kurum ve kuruluşlarının, akademisyenlerin ve uzmanların, iş çevrelerinin ve sivil toplumun katkısının alınması da hayati önem taşıyor. Ancak farklı yöntemlerle yapılan çok sayıda analizden gerekli sonuçların süzülmesi yoluyla yaratıcı, gerçekçi, uygulanabilir ve işe yarar politikaların benimsenmesi mümkün olabilir.

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) tahminlerine göre, kuş türlerinin yüzde 35’i, amfibilerin (çift yaşamlılar) yüzde 52’si ve kayalık mercanlarının yüzde 72’si iklim değişikliğinin etkileri karşısında özellikle savunmasız kalacak.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), hazırladığı 5. Değerlendirme Raporu’nda, insan faaliyetleri sonucu gerçekleşen iklim değişikliğinin, insanların ekosistemler ve yaban hayat üzerindeki mevcut baskısını şiddetlendirdiğini ve böylece bizi altıncı bir soy tükenmesi olayına sürüklediğini doğruladı.

Somutlaştırmak gerekirse, olan biten çok çabuk gerçekleştiği için birçok bitki ve hayvanın uyum sağlayacak vakti yok. Tehdit altındaki türlerin çoğunun, düzensiz iklim koşullarından ciddi derecede etkilenmiş ve biyolojileri (diğer bir deyişle; ekolojik, davranışsal, psikolojik ve genetik karakterleri) sebebiyle de çevresel etkilere daha hassas hale gelmiş bölgelerde yaşaması durumu daha da kötüleştiriyor.

Temmuz ayında yeni bir kömür santralinin açılmış olmasının mutluluğunu yaşayan bizler 22 Nisan tarihinde aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 175 ülke, Paris İklim Anlaşması'nı imzaladığımızı hatırlayarak sevinmeye devam etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Sucul ekosistemlerin korunması için yürüttüğümüz bilimsel çalışmalar ve örnek uygulamalarla, Türkiye’de su kaynaklarının kullanımı ve yönetimine ilişkin sorunların gündeme getirilmesine, çözümlerin geliştirilmesine katkıda bulunduğumuzu düşünüyoruz. Bu raporu daha önceki çalışmalarımızdan farklı kılan, özelde su kaynakları daha genel çerçevede ise doğal varlıklar ve kaynaklar ile ulusal ve yerel ekonomi arasındaki ilişkiye odaklanarak su sorununa eğilmesidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türkiye’de, alanındaki ilk örneklerinden biri kabul edilmelidir.

Sapanca Gölü’nde Su Riski ve Ekonomi raporunun su konusuyla ilgili karar vericiler, uzmanlar ve diğer taraflar için yararlı bir kaynak olmasını diliyoruz.

 

Muratcan Işıldak

muratcanisildak@gmail.com

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar